Bir çocuğun dünyası, babasının sesiyle kurulur. O ses, bazen bir masal olur geceleri, bazen bir öğüt sabahları, bazen de sadece varlığıyla güven verir. Ve bir gün, o ses zorla susturulursa… İşte o zaman, bir çocuğun iç dünyasında tarif edilemez bir boşluk açılır.
O çocuk, babasının suçsuz olduğunu bilir. Çünkü çocuklar en saf hakikatin tanıklarıdır. Babasının gözlerinde gördüğü merhameti, elindeki sıcaklığı, omzundaki güveni hatırlar. Ve bu hatıralar, onun için en güçlü kanıttır. Ama dünya, onun bu gerçeğini duymuyorsa, çocuk içten içe parçalanır.
İçinde bir çığlık büyür. Dışarıdan bakıldığında sessizdir belki ama o çığlık kulakları sağır edecek kadar güçlüdür. “Babam suçsuzdu!” diye haykırmak ister. Ama çoğu zaman sesi, korkulara, çaresizliğe ve yalnızlığa çarparak geri döner.
O an, çocukluk biter.
Artık oyunlar eskisi gibi değildir. Gülüşler yarım kalır. Diğer çocuklar koşup oynarken o, bir köşede oturup düşünür: “Neden bizim başımıza geldi?” Bu soru, yıllarca peşini bırakmaz. Her gece, her sabah, her sessizlikte yeniden sorulur.
Zaman geçer… İnsanlar unutmaya başlar. Ama çocuk unutmaz. Çünkü onun hafızasında bir adalet yarası vardır. Büyüdükçe bu yara ya kabuk bağlar ya da daha derinleşir. Kimisi susmayı öğrenir, kimisi ise o çığlığı kelimelere döker.
O çocuk, bir gün kalem tutarsa, yazdıkları sadece kelime olmaz. Her satırda bir özlem, her cümlede bir kırgınlık, her noktada yarım kalmış bir vedanın ağırlığı olur. Çünkü o, sadece babasını değil, aynı zamanda elinden alınan çocukluğunu da yas tutar.
Ve belki de en acısı şudur: O çocuk, adaletin ne olduğunu öğrenmeden, adaletsizliğin ne olduğunu öğrenmiştir.
Ama yine de o küçücük kalbin içinde bir umut kıvılcımı kalır. Belki bir gün birileri duyar diye… Belki bir gün hakikat ortaya çıkar diye… Belki bir gün, babasının adı yeniden temiz bir şekilde anılır diye…
Çünkü çocuklar, en karanlık anlarda bile umudu tamamen kaybetmez.
Ve o umut, bir gün dünyayı değiştirecek kadar güçlü olabilir.