Çocukken insan, babasının da bir insan olduğunu düşünmüyor galiba. O, evin içinde duran büyük bir güven duygusu. Kapı açıldığında eve gelen ses. Bir şeyden korktuğumuzda arkasına saklandığımız omuz. Elimizi tuttuğunda dünyanın biraz daha güvenli olduğu kişi.
Ben de babamı böyle bildim.
Sonra büyüdüm.
Hayat, insanı yavaş yavaş çocukluğundaki kahramanların yanına oturtuyor. Bir gün fark ediyorsunuz ki artık onların arkasında yürüyen çocuk değilsiniz. Aynı yükleri taşıyan, aynı endişelerle uyanan, ay sonunu hesaplayan, eve dönerken kafasında onlarca şeyi birden düşünen bir yetişkinsiniz.
Benim için o fark edişin çok özel bir günü olmadı.
Bir sabah, aynanın karşısında yüzüme bakarken oldu. Uykusuzdum. Bir süredir üst üste gelen işlerden, sorumluluklardan, yetişmesi gerekenlerden yorulmuştum. Sabah erkenden kalkmış, bir an durup aynaya baktım. Yüzümde babamın yüzünden bir şey vardı, belki gözlerimdeki yorgunluktu, belki kaşlarımın arasındaki çizgi, belki de insanın yaş aldıkça yüzünde taşıdığı o sessiz ifade…
Birden çocukluğum geldi aklıma.
Babamın sabahları evden çıkmadan önce aynaya baktığı o kısa anlar.
Kravatını düzelttiğini, saçını eliyle geriye doğru taradığını hatırladım. Sonra kapıyı açıp çıkardı. Biz onun arkasından bakardık.
O zamanlar hiç düşünmezdim, Nereye gidiyordu? Neyi kafasına takıyordu? O gün ne kadar yorgundu?
Bir önceki gece uykusu kaçmış mıydı? Bir hesabın içinden çıkmaya mı çalışıyordu? Canını sıkan bir şey var mıydı?
Çocukken bunların hiçbirini sormazsınız. Çünkü babanızın bütün soruların cevabını bildiğini sanırsınız.
Oysa şimdi düşünüyorum da belki o da bazı sabahlar aynaya bakıp “Bugün de halledeceğiz” diyordu.
Belki bizim duymadığımız cümleler kuruyordu kendine.
Belki onun da canı eve dönüp hiçbir şey düşünmeden oturmak istiyordu.
Belki onun da bazen “Ben yoruldum” demeye hakkı vardı.
Ama söylemedi.
Ya da söyledi de biz duymadık.
Çünkü çocukluk biraz da böyle bir şey.
Anne babalarımızın fedakârlıklarını yaşarken değil, çoğu zaman onlara benzediğimizde anlıyoruz.
Ben babamın güçlü olduğunu sanıyordum, Sonra ona benzediğimi fark ettim. Ve ilk kez o zaman, gücün başka bir anlamı olduğunu anladım. Güç, hiç yorulmamak değilmiş, Güç; yorulduğun halde sabah kalkabilmekmiş.
Korktuğun halde bir çocuğun elini tutabilmekmiş, Canın sıkkınken sofraya oturup “Hadi, yemek yiyelim” diyebilmekmiş, Kendi derdini bir süreliğine kenara bırakıp başkasının derdini dinleyebilmekmiş, Bazen de hiçbir şey söylemeden devam etmekmiş.
Yıllar sonra babamla bir akşam aynı masada otururken bunu daha iyi anladım.
Eskiden onun karşısında otururken kendimi küçük hissederdim. Oysa o akşam ilk kez ona başka bir gözle baktım.
Yüzüne baktım, Saçlarına, Ellerine, Yılların bıraktığı izlere.
Bir insanın hayatını yalnızca fotoğraflardan değil, ellerinden de okuyabileceğinizi o gün fark ettim.
O eller bir zamanlar benim elimden tutmuştu, Şimdi yaşlanıyordu.
Ve ben ilk kez, çocukluğumun o hiç yorulmayan adamının aslında çok yorulmuş olabileceğini düşündüm.
İçimden ona “Sen de yorulmuşsun baba” demek geçti, Diyemedim, Bazı cümleler insanın boğazında yıllarca bekliyor.
Belki de babalarımıza söylememiz gereken en basit cümleleri en sona bırakıyoruz.
“Teşekkür ederim.” “Çok yoruldun.” “Ben artık anlıyorum.” “Senin de korktuğun zamanlar olmuş.” “Bana güçlü olmayı öğrettin ama artık senin de yorulabileceğini biliyorum.”
Çocukken babamı güçlü, hiç yorulmayan biri sanırdım.
Ta ki bir gün, ona benzediğimi anlayana kadar.
O gün babamın aslında hiç yorulmadığını değil, yorulduğu halde bizim için yürümeye devam ettiğini öğrendim.
Belki insan büyümek dediği şeyi tam da o gün yaşıyor, Babası kadar güçlü olduğunu düşündüğü gün değil… Babası kadar yorulabildiğini fark ettiği gün. Ve galiba bazı babalar hayatımızdan hiç çıkmıyor.
Onlar yaşlandıkça biz büyümüyoruz sadece. Onların bıraktığı yerden yürümeye başlıyoruz.
Bir gün kendi çocuklarımız bize bakıp aynı yanılgıya düşmesin diye değil; bir gün onlar da bizim gibi aynaya baktığında, yüzlerinde bizi gördüklerinde, aslında ne demek istediğimizi anlayabilsinler diye.
Çünkü babalar bazen çocuklarına miras olarak bir ev, bir araba ya da birikmiş para bırakmıyor.
Bazen yalnızca şunu bırakıyorlar:
“Ne kadar yorulursan yorul, sevdiklerinin elini bırakma.”
Ben şimdi o mirası taşıyorum.
Ve her yorulduğumda, aynada biraz daha babama benziyorum.