Bakara suresi 185. ayetindeki “Kuran, insanlara yol gösterici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı olarak Ramazan ayında indirildi.” beyana göre ramazan, Kuran ayı olarak da tanımlanır. Kuran’ı Kerim’deki okuma ve aklımızı kullanma konularındaki defalarca uyarıya rağmen, Kuran dâhil her türlü okuma yani bilim konusuna gittikçe yabancılaşan bir toplum olma yolundayız. Dini öğrenmek için bile, ya medyadaki magazinsel programlarda anlatılanları veya doğruluğunu araştırmadan toplumdaki yaygın söylentinin kabulünü yeterli buluyoruz. Sorumluluktan kaçma gerekçesi yaptığımız kader kavramında da böyle bir alan bulunmaktadır.
Kader nedir? “Önceden” belirlenmiş olay akışı olarak tanımlıyor, konuşma dilinde çoğunlukla kötü durumlar için kullanıyoruz. Genellikle maddi bir elde edişi ifade eden nasip, kısmet kavramları, gelecek algımız içerisindeki olayların akışını belirlemede gücümüzü aşan, Allah’ın bizim için önceden belirledikleri olarak algılanır. Kaderimiz böyleymiş, ne yapalım diyerek sorumluluktan kaçma bahanesine sığınmamıza İslami kaynaklar ne diyor bir bakalım;
Kader iki kısımda tecelli eder;
1-Kader-i mutlak denilen değişmez kader; Doğum, ölüm, hangi zaman aralığında ne kadar ömür sürüleceği gibi insanın iradesine ve tercihine bırakılmamış ve değişmeyen hayat sürecidir. Burada irade ve tercih söz konusu olmadığından insana bir sorumluluk yüklenmemiştir.
2-Kader-i muallâk yani şarta bağlanmış kader; Kişinin kendi iradesiyle yaptıklarının ve tercihlerinin sonuçlarının iyi ya da kötü olarak Allah tarafından yaratılarak önümüze çıkması durumudur. Başımıza gelen her kötülüğü kadere bağlayarak gerçeklerden kaçmaya çalıştığımız alan tamda bu kısımdır.
Kader anlayışı neden bulanıklaştırıldı? Başlangıçta Müslüman arasında kader kavramı konusunda fazla sisli bir hava yoktur. Çünkü aşağıda bir kısmı verilen ayetlerde açıkça belirtildiği üzere, kader olarak tanımladığımız olayları, olguları, insanın çabası, gayreti ve yaptıklarına göre Allah (CC) takdir eder ve yaratır.
-Biz her insanın kaderini, kendi çabasına bağlı kıldık. İsra Suresi,13
-Doğrusu şu ki; insana çalışmasının karşılığından başka bir şey yoktur. Necm Suresi,39
-Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Nisa Suresi,79
-Başınıza gelmekte olan her felaket, kendi yapıp ettiklerinizin bir ürünüdür. Bununla beraber Allah pek çoğunu bağışlıyor. Şura Suresi, 30
Kader konusu, geçmişten bu güne, iyi niyetli ya da kötü niyetli yaklaşımlarla tartışılmış; çok sivri, yoldan çıkmış tartışmalara da konu edilmiştir, halen de edilmektedir. Hz Ali döneminden itibaren başlatılan, ehli beytin katledildiği fitne ve kargaşa döneminde, ehlibeyti katledenler, ele geçirdikleri yönetimin gücü ile halkın tepkilerini baskılamışlardır. Aynı süreçte, siyasi meşruiyet edinmek için bu konuda kendi suçlarının olmadığı, Allah’ın onların kaderini böyle yazmış olduğu, yapacak bir şey olmadığını işlemişlerdir. Katledilme olaylarını bahane ederek yönetime başkaldırmanın İslam’a başkaldırmak olacağı, olayın kabul edilmesi ve unutulması gerektiği, hatası günahı olan varsa onların hesabını Allah’ın soracağı, devlete ve yöneticilere itaat etmelerinin İslam’ın gereği olduğu söylemleri ile kader konusu kullanılarak özellikle yeni Müslüman olan halkın aklını karıştıracak yoğun propagandalar yaptırılmıştır. Kader, zamanla bir yandan Müslümanlar arasında pek konuşulmaması gereken konu haline getirilirken diğer yandan sorumlukları üstüne atıp sıyrılacağımızı sandığımız kavram haline dönüştürülmüştür.
Zamandan ve mekândan münezzeh olmak ne demektir? Kaderi anlama zorluğumuz, çocukken öğrendiğimiz “Allah’ın zamandan ve mekândan münezzeh” olduğunu tam olarak idrak edememekten ve Allah’ın da yarattıkları gibi, zaman, mekân, önce, şimdi, gelecek gibi kısıtlamalara tabi olduğu hissinden sıyrılamamaktan kaynaklanmaktadır. Yüce Mevla için zaman ve mekân tanımlamak söz konusu değildir; geçmiş, şu an ve gelecek diye bir sınırlama ya da tanımlama O’nun (CC) için geçerli değildir. Bu tanımlamalar bizim için, bize göre, içinde yaşadığımız mekândaki (dünya, evren) zamana göre tanımlamalardır.
Bilindiği gibi, güneş sistemimizdeki gezegenlerin her birinde zaman kavramı çok farklıdır. Samanyolu galaksisinde kabaca yüz milyarlarca yıldız ve her birinin çeşitli sayıda gezegenleri olduğunu, tüm kâinattaki galaksi sayısının da yüz milyarlarla ifade edildiğini ve her birinde zaman kavramının farklı olduğunu düşünürsek, dünyadaki zaman ve mekân algımızın ne kadar sığ olduğu görülür.
Yüce Mevla’nın gücünün, iradesinin ve yaratmasının etkisi, tüm zamanlarda tüm mekânlarda ve tüm yaratılmış olanlar üzerinde “o” andır. Bizim geçmiş dediğimiz zamanda da, şimdi dediğimiz zamanda da ve gelecek dediğimiz zamanda da hayat akışımızı yani kaderi takdir eden, etmekte olan ve edecek olan Allah’tır. Yasin suresinde de belirtildiği gibi “ol der ve hemen oluverir”. Ancak, ol diye takdir edilenin “gelecekte” olacağı algısı ya da olgusu bizim zamanla sınırlı, kısıtlı oluşumuzla ilgilidir. Bu nedenle kader, bizim anladığımız ve yaşadığımız zaman içerisindeki “önce” ve “gelecek” kavramları ile tanımlanamaz. Allah (CC) için böyle bir zaman tanımlaması ve sınırlaması düşünülemez.
Allah, bizim için “gelecek” olan ve hakkında bilgimiz olamadığı zamandaki olayları bizim gayretlerimize, çalışmalarımıza, tercihlerimize göre yaratır. İnsanlar, kendilerine verilen akıl, iyi ve kötüyü seçme iradesi nedeniyle, tercihleri ve sonuçları bakımından sorumluluk taşırlar.
Dua gelecek için talepte bulunmak değil midir? Bir yandan, “kader önceden yazılmış, değişmez” anlayışı ile verilen irademizle yaptığımız tercihlerin sonucuna katlanma sorumluluğundan kaçmaya çalışırken, diğer yandan da dua ediyoruz. Dua, başımıza gelecekler önceden yazılmış dediğimiz “gelecek” olan bir zamanla ilgili istediklerimiz için Allah’tan taleplerde bulunmak değil midir? “Biz her insanın kaderini, kendi çabasına bağlı kıldık” ayetini tekrar hatırlarsak; kaderi mutlak dediğimiz ve bizim irademiz dışında olan durumlar haricinde başımıza gelenler, kötülükler konusunda bizim sorumluluğumuz yok diyemeyiz. Öyle olsaydı bizim için gelecek zamana ait talepler, dilekler demek olan duayı neden yaptığımızın izahı olamazdı. Mü’min Suresi 60. Ayette “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!” buyuruluyor.
Zaman akışı içerisindeki olaylar, Allah’ın öngördüğü kurallar (doğa kuralları) içerisinde sebep sonuç ilişkisi süreci içerisinde meydana gelir. Bu kuralları bilim geliştikçe daha iyi anlıyoruz.
Bu sürecin gereklerini doğru yaparsak sonuç iyi, yanlış yaparsak ya da hiç yapmazsak kötü olur. Tedbir alan, çalışan, gayret gösterenler için kaderin kötü sonuçlar doğurmadığının dünyadaki örneklerini görüp dururken gayret etmeden, emek sarf etmeden, alın teri dökmeden başımıza gelen kötü sonuçları Allah’ın kaderi böyle takdir ettiği yaklaşımına bağlama anlayışı İslam’ın öğretilerine aykırıdır, yanlıştır. Çalışmadığımız için doğru cevaplar veremediğimiz bir sınavdaki başarısızlık, ya da deprem bölgelerinde bilim önerdiği sağlam binalar yapan ülkelerde hasar ve ölümün az ya da hiç olmadığını görüp dururken, sağlam yapmadığımız binaların yıkılması ve ölümlere, ancak ahmaklığımızın sonuçlarıdır diyebiliriz.
Tedbirsizliğimiz, tembelliğimiz, umursamazlığımız ve tercihlerimiz sonucunda başımıza gelen belaların sorumlusu din, ya da Allah (CC) değildir. Yüce Mevla’nın adil olduğunu unutarak sürekli bela ve felaket veren bir yaratıcımız varmış imajı, Allah’a olan imanı zedeler.
Yüce yaratıcıyı, yarattıkları gibi zaman ve mekân sınırlamasına tabiymiş ve “önceden” bizim için planlar yapmış ve bir kenara çekilmiş şeklindeki algılama yanlışlığımızı düzeltirsek kader konusunu daha iyi anlamış oluruz.
Allah (CC) niyetlerimizi, tercihlerimizi ve işlediklerimizi doğru, ibadetlerimizi makbul eylesin.