Gürültü, değerin yerini almış durumda.
Bu yüzden mütevazı yaşamak artık masum bir tercih değil; neredeyse bir isyan biçimi.
Her şeyin sergilendiği bir çağda sade kalmak, tüketim yarışına girmemek, “ben buradayım” diye bağırmamak kolay değil. Çünkü sistem sessizliği sevmiyor. Sessiz olanı fark etmiyor, hatta çoğu zaman küçümsüyor. Oysa asıl mesele tam da burada başlıyor.
“Sen susarsın, o konuşur.”
Bugün herkes konuşuyor. Herkes fikrini söylüyor, her şey hakkında bir düşünce beyan ediyor. Ama çok konuşulan yerde genellikle az şey söyleniyor. Susabilmek ise cesaret istiyor. Her tartışmaya girmemek, her haksızlıkta bağırmamak, her provokasyona cevap vermemek… Toplum bunu zayıflık sanıyor. Oysa bu, insanın kendini bilmesiyle ilgili.
Mütevazı insan, kendini anlatma derdinde değildir. Çünkü kimliğini kelimelerle değil, hayatıyla kurar. Gösterişle değil, tutarlılıkla var olur. Bugün alkış almayan bu duruş, yarın saygı uyandırır. Çünkü gürültü çabuk unutulur; karakter unutulmaz.
Toplum bize sürekli daha fazlasını istetiyor: daha çok kazan, daha çok göster, daha çok tüket. Ama kimse “yeter” demeyi öğretmiyor. Mütevazı yaşamak, tam da bu noktada en büyük servet haline geliyor. Azla yetinmek değil; fazlanın esiri olmamak demek.
Ve zaman geçiyor.
Bağıranlar yoruluyor.
Gösterenler tükeniyor.
Sen susuyorsun…
Ama duruşun konuşuyor.
Belki de gerçek zenginlik, tam olarak budur.