SIRTIMIN BİLDİĞİ DUVARLAR

Kimsenin omuzuna başımı koymadım. Bu cümle, bir zafer narası gibi durur dışarıdan. İçeride ise uzun, soğuk kışların sessiz biyografisidir. Ne madalya takılır boynuna ne de alkış gelir. Sadece sen bilirsin, duvarın sıvadaki çatlaklarını ezbere bildiğini.

Abone Ol

Omuz, insanın teninde kurduğu en eski devlettir. Sınırları etten, başkenti kalpten. Yaslandığında, bir ülkenin vatandaşı olursun. Pasaport sormazlar. Nefesi ensende hissedersin, "geçer" diyen sesin titreşimi göğüs kafesinde yankılanır. Saçlarında gezinen parmaklar, haritalarda olmayan bir teselli çizgisi çizer.

İnsan bazen gururdan, bazen mecburiyetten, bazen de "ya bir gün o omuz çekilirse" korkusundan, kendi enleminde yalnız kalır. Düşenin dostu olmaz sözünü, daha düşmeden ezberlemenin bedelidir bu.

Duvar başkadır. Kuralı tektir: O konuşmaz, sen ayakta kalırsın.

Sıvası dökülür, nemi ciğerlerine dolar, kışın iliklerine işler. Senin gözyaşını silmez, çünkü kolları yoktur. Derdi dinlemez, çünkü kulağı betondandır.

Ama bir fiili çok iyi çeker: Dik tutmak.

Düşene el uzatmaz, ama düşene zemin olur. Ağlama duvarı değil, toparlanma duvarıdır o. Soğuktur çünkü rehavete düşman. Uyuşturmaz, uyandırır. "Ağladın, bitti. Şimdi kalk" der, o sessiz soğukluğuyla.

Sırtımı dayadığım duvarlar bana merhameti değil, metaneti öğretti. Merhamet insanın yumuşak karnıdır; metanet ise zırhı. Zırh giymek zorunda kalanın merhamete ayıracak vakti yoktur.

"Yükümü kimseye vermem" demek, şiirsel bir inat değil, çıplak bir matematiktir.

Bölünen olmaz bu denklemde. Çarpan olmaz. Sadece toplarsın. Üst üste, geceye gece, kedere keder eklersin.

Ve en acı kural: Kalabalıkta en yüksek sesle gülenler, duvarla baş başa kaldığında en sessiz ağlayanlardır. Bunu istatistik bilimi ölçemez. Ama hayatın kendi muhasebe defteri, her şeyi kuruşuna kadar yazar.

Geceleri uykun, şehrin ışıkları gibi tek tek söner. Sabah olur, sen o ışıkları yeniden yakar gibi gülersin işe giderken. Kimse sigortanın attığını bilmez.

Bu, güçlü olmak değildir her zaman. Alışkanlıktır. Güvenin iflas ettiği yerde, insanın kendi kolonlarına yaslanmasıdır. Çünkü bilirsin, kendi inşa ettiğin duvar çökerse, enkazın altında yine tek başına kalırsın. Başkasının omzu çekilirse, boşluğa düşersin. Duvar çekilmez. En fazla soğur.

Duvarın soğuğu, insanın karakterine işleyen bir mürekkeptir. Silinmez.

O soğukta öğrenirsin ki, insan kendi kendinin hem celladı hem hekimi olabilir. Yarayı da kendin açarsın, tentürdiyot da kendin basarsın.

O soğukta öğrenirsin ki, "içim üşüyor" diyen adamın kaloriferi bozuk değildir; ruhu cereyanda kalmıştır.

O soğukta öğrenirsin ki, bazen hayatta kalmak, yaşamak demek değildir. Sadece nefes almaya devam etmektir. Nefes almakla yaşamak arasındaki o ince çizgide, sırtını duvara verip denge tutarsın.

Sırtım duvarın soğuğunu yedi diye, omuzların sıcaklığına savaş açmış değilim.

Hâlâ inanıyorum: Bir gün, başımı koymadan da yanıma ilişen bir omuz bulunur. "Yaslanmasan da olur" diyen, sadece "ben buradayım" diye duran bir omuz.

O güne dek, duvarlarla aramızda zımni bir anlaşma var. Yazılı değil, sözlü değil. Tenle tenin, soğukla sırtın anlaşması.

Onlar soğuk kalacak, ben dik duracağım.

Onlar susacak, ben içimden konuşacağım.

Onlar sadece zemin olacak, ben düşmemeyi öğreneceğim.

Kimsenin omuzuna baş koymadık.

Ama kendi gölgemizin bile yere serilmesine izin vermedik.

Ve belki de edebiyat, tam olarak budur:

Düşmemek için duvara yazılan, noktasız, kafiyesiz ama hakiki bir yazı.

{ "vars": { "account": "G-E7JE8FH3KL" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }