Çünkü ortada bir gerçek var ki çoğu zaman gözden kaçıyor:
Hobi bahçesi sahibi olan insanlar, bu hikâyenin sorumlusu değil; sonucudur.
Bugün büyük şehirlerde yaşayan milyonlarca insan için hayat giderek daralıyor. Beton artıyor, yeşil azalıyor, kira yükseliyor, stres büyüyor. Böyle bir tabloda insanların küçük bir toprak parçasına yönelmesi bir “lüks heves” değil, çok daha temel bir ihtiyacın yansıması. Biraz nefes almak, biraz üretmek, biraz da kontrol hissini geri kazanmak…
Bu yüzden hobi bahçelerine olan talebi sadece “rant” ya da “kaçak yapı” başlığıyla açıklamak eksik kalır.
Ama eksik olan sadece bu değil.
Aynı anda başka bir gerçekle de yüzleşmek gerekiyor: Türkiye’nin tarım arazileri sınırsız değil. Bölünen, küçülen ve üretim dışına çıkan her parça, uzun vadede gıda güvenliğinden ekonomiye kadar uzanan bir zinciri etkiliyor. Tam da bu nedenle 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu gibi düzenlemeler var.
Kağıt üzerinde doğru olan bu çerçeve, sahaya indiğinde ise bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Yıllarca denetimsiz biçimde büyüyen hobi bahçesi alanları…
Altyapısı olmayan, ama satışları yapılan parseller…
Göz yumulduğu düşünülen uygulamalar…
Ve ardından gelen ani müdahaleler.
Bir sabah alınan yıkım kararları, cezalar, mağduriyetler…
Burada sormak gereken soru şu:
Bu noktaya nasıl gelindi?
Eğer bir faaliyet uzun süre devam ediyorsa, insanlar buna yatırım yapıyorsa, hatta kimi zaman açıkça pazarlanıyorsa, ortada bireysel bir hatadan çok yapısal bir sorun vardır. Devletin ve yerel yönetimlerin görevi, sadece yasak koymak değil; öngörülebilir, tutarlı ve adil bir düzen kurmaktır.
Aksi halde ortaya çıkan tablo şudur:
Vatandaş risk alır, çünkü sistem belirsizdir.
Kurumlar müdahale eder, çünkü sorun büyümüştür.
Ve sonuçta herkes kaybeder.
Üstelik bu mesele sadece hukuki değil, aynı zamanda sosyal bir mesele.
Hobi bahçeleri, doğayla kurulan ilişkinin nasıl değiştiğini de gösteriyor. Eskiden kamusal olan, herkesin erişebildiği alanlar daralırken; doğa giderek parsel parsel sahiplenilen bir alana dönüşüyor. Bu durum, doğaya erişimin bile ekonomik bir ayrıcalık haline gelmesine yol açıyor.
Ama burada da kolaycı bir yargıya düşmemek gerekiyor.
Çünkü insanlar doğayı satın almak istemiyor; ona ulaşamadıkları için satın almak zorunda kalıyor.
İşte tam da bu noktada tartışmanın yönü değişmeli.
Mesele, hobi bahçesi sahiplerini hedef almak değil.
Mesele, bu ihtiyacı doğuran koşulları değiştirmek.
Daha fazla kamusal yeşil alan…
Planlı ve yasal çerçevede oluşturulmuş hobi ve topluluk bahçeleri…
Tarım arazilerini gerçekten koruyan ama vatandaşı da sistemin dışına itmeyen politikalar…
Bunlar yapılmadığı sürece, bugün yıkılan bir bahçenin yerine yarın yenisi yapılacaktır. Çünkü talep ortadan kalkmıyor.
Ve belki de en kritik soru şu:
Biz toprağı sadece korunması gereken bir kaynak olarak mı görüyoruz,
yoksa insanla bağ kurması gereken bir yaşam alanı olarak mı?
Eğer cevap ikincisiyse, o zaman çözüm daha fazla yasak değil; daha iyi planlama, daha fazla adalet ve daha açık bir yönetim anlayışıdır.
Hobi bahçeleri tartışması bize şunu söylüyor:
Sorun toprakta değil.
Sorun, o toprağın nasıl yönetildiğinde.