TÜRK ATI MI ARAP ATI MI?

‘’At Türk’ün kanadıdır’’ Kaşgarlı Mahmut (Divan-ı Lugâti’t-Türk)

Abone Ol

Türkler ve at konusunda çok çeşitli deyimlerimizi ve atasözlerimizi, atların geçmişten bu güne savaşta kader ortağı, uzun göçlerde yol arkadaşı, sırdaşı, yoldaşı hatta evin bir ferdi olarak görüldüğünü hepimiz duyarız, biliriz. Yabancıların söylediği “tarihten Türkleri çıkartırsanız tarih diye bir şey kalmaz.” ifadesindeki tarihi oluşturmada milletimizin en büyük yardımcısı, askeri lojistik gücünü atlar oluşturmuştur. Milletimiz, at yetiştiriciliği konusunda binlerce yıllık bir birikime sahiptir. Orta Asya Türkistan coğrafyasından, doğuda Hint okyanusuna, batıda bir kolu Avrupa ortalarına, bir kolu Akdeniz ve kuzey Afrika’dan Atlantik okyanusuna kadar devletler kurmuş olan milletimiz kadim dostu at, bu coğrafya da Türk atı değil de neden Arap atı olarak anılmaktadır. Bu konunun merak edilmekte olduğu, muhatap olduğumuz sorulardan anlaşılmaktadır. İki milletteki at varlığını tarihi sürecini inceleyelim.

Arap coğrafyasında 6. yüzyılda nüfus yapısı ve at varlığı

Kaynaklara göre bu yüzyılda Arap nüfusun 1.5 milyon olduğu, bunun % 75-85’i Arap Yarımadası’nda,

% 5’i Doğu Arabistan-Körfez hattında, %10’u da Kuzeyde (Suriye–Ürdün–Irak bölgeleri) bulunduğu görülmektedir. Suriye, Ürdün, Irak bölgesinde Bizanslılar ve Sasaniler’in oluşturduğu nüfusun, sadece % 5’inin Arap olduğu görülüyor. Bu döneme kadar Mısır’da Arap nüfus yok denilecek düzeydedir.

Çöl yaşamına uygun olmaması nedeniyle Arap Yarımadası’nda at yaygın değildir. Atın çok düşük düzeyde kaldığı, sadece toplumda statü sahibi belli kişilerin at sahibi olduğu, ne ticarette ne de savaşta atın pek olmadığı görülür. Develer yaygın olup, yarımada genelinde tahmini 8-10 bin at bulunmaktaydı.

İslam sonrası Arap coğrafyasında at varlığı

Ordulardaki süvari sayıları, halkın orduya at temininde lojistik desteğin gücünü, diğer bir deyişle o devletteki at sayısı ve yetiştiriciliği hakkında da fikir verir. Buradan hareketle, İslam sonrası Müslüman devletlerin ordularındaki at sayılarına bakacak olursak; Bedir savaşından, Mekke’nin fethine kadarki dönemde at varlığı 300 civarına çıkabilmiştir. Bu sayıya ulaşma yetiştiricilikten ziyade, ganimet malları arasında (Bedir’de 10, Hayber’de 500) atların da yer alması kaynaklıdır (en-Neccâr, s.329). Mekke’nin fethine kadarki dönemde süvari sayısı toplam ordunun %1–5’i kadardı.

Bedir (624) Savaşı: Müslümanlarda 2–3, Müşrik ordusunda 100 civarı at

Uhud (625) Savaşı: Müslümanlarda 30–40 at, Müşriklerde 200 at

Hendek (627) Savaşı: Kuşatma savaşı olduğu için süvari etkin değil, çok az sayıda at

Mekke’nin Fethi (630): 10.000 kişilik İslam ordusunda yaklaşık 300 süvari vardır.

Dört halife döneminden Eyyubilere kadarki süreçte at varlığı

Kuran’ı Kerim ayetlerinin etkisiyle at sayısında biraz kıpırdanma olmuştur. Dört halife döneminde 3 bin civarında olan at sayısı, Abbasilerin ilk döneminde bir miktar artış göstermiştir. (Tablo-1)

Bu artışın, Müslüman olmaya başlayan Türk süvarilerinden kaynaklandığı görülmektedir. Abbasilerin geç döneminde merkezi güç azalınca askeri güce paralel olarak at sayısı da azalmıştır. Tarihi kayıtlara göre, dört halife döneminden Eyyubilere kadar yaklaşık 600 yıllık dönemde en yükseğe çıkan at varlığı konusundaki, en iyimser tahmin 50 bin at olduğudur.

İslam öncesi ve sonrası Türk devletleri ordularındaki at varlığı

Gerek İslam öncesi ve gerekse İslam’ın kabulünden sonraki dönemlerde ordulardaki at sayıları, çok yaygın at yetiştiriciliği yapıldığının ve Türklerle at arasında var olan güçlü bağın bir göstergesidir.

Tablo 2 de orduda kişi başı 2-4 arasında at olduğu görülmektedir. Tablo1’de belirtilen devletler dönemindeki en yüksek sayı, bunun yarısına bile ulaşamamaktadır.

Kurtuluş savaşı döneminde at varlığımız

Osmanlı devletinin yıkıldığı, süreçte çok sayıda vatan evladının kaybı yanında çok sayıda at da telef olmuş ve kaybedilmiştir. Bu dönemde halkın fakirliğinden istifade ile çok sayıda at, çok ucuz bedellerle batı ülkelerince ithal etmiştir. İşgal ve kurtuluş savaşı sürecinde ise, ülkeyi talan etmeye çalışan devletler, çok sayıda atı da Anadolu’dan götürmüşlerdir. Buna rağmen, kurtuluş savaşı sürecinde ordumuzun at varlığı bile örneğin, büyük taarruzdaki at varlığı, tablo1’de verilen devletlerin at varlığının en yüksek olduğu dönemden daha fazladır (Tablo-3).

Değerlendirme ve sonuç

Yukardaki açıklamalardan görüldüğü üzere, altıncı yüzyıla kadar çoğunluğu Arap yarımadasında bulunan Araplarda çöle uygunluğu nedeniyle deve yetiştiriciliği yaygındır. At sayısının ise, çok az olduğu, görülmektedir. İslam’ın yayılmaya başlaması ile birlikte, Kuran’ı Kerim’de at yetiştirilmesinin teşviki sonucu, önceleri ganimet olarak alınan atlarla at varlığında kıpırdanma olmuştur. Abbasiler dönemindeki artışın, Türklerden oluşan sipahi gücünden kaynaklandığı tarihi kayıtlarda anlatılmaktadır.

Türk milletinde ve ordusunda ise, milattan öncesinden Cumhuriyetin kuruluşuna kadarki döneme bakıldığında ise, kıyas kabul etmeyecek ölçüde büyük oranda at yetiştiriciliği yapıldığı ve ordudaki at sayısının da buna paralel olarak her asker için 2-4 arasında at olacak düzeye ulaştığı görülür.

Arap coğrafyasını da içeren Türk devletlerinin kurulması süreçlerinde ordunun ve halkın yetiştirdiği atların kökeni, Türkistan’dan beraber getirilen atlardır. Profesör A. Azzaroli'nin (An Early History of Horsemanship, 1985) kitabında şöyle anlatılır; "Bu öykü, Araplar' la ilintili düşünülebilir, ancak burada adı geçen at cinsi böyle bir sınırın dışındadır. Çünkü tarihçesi kesin olarak geç ortaçağ dönemine dayanmaktadır. En eski ve en soylu cinslerden biri olup uzun dönemler varlığını sürdürmüştür ve dolayısıyla bundan bahsetmemek haksızlık olur. Arapların at yetiştirmeye başlamaları sonraki dönemlere dayanır. Hz. Muhammed döneminde henüz çok az sayıda ata sahip oldukları bilinmektedir.

Kayıta dayalı at ıslah sistemi;

Profesör A. Azzaroli' şöyle devam eder; Arap atı, elbette ki, doğu kökenli, sıcakkanlı gruba aittir; ancak, anayurdu Arabistan değil, Türkistan'dır. Bu cinsin bugünkü niteliklerine kavuşması ise, Mısır'da, Orta Asya'dan gelen halklar tarafından yetiştirilerek gerçekleşmiştir. Bu atların Türk kökeni, adından da anlaşılmaktadır. Arapça' da herhangi bir at için 'faras' ya da 'husan' sözcüğü kullanılır; ama soylu bir kan taşıyan atlar için, Türkçe kökenli 'atik' sözcüğü kullanılır.

Anadolu’nun güneyi, Mısır, Suriye, Ürdün ve Kızıl denizin iki tarafında hüküm süren, Baybars isimli Sultanın liderliğindeki Memlukler olarak bildiğimiz devlet, tüm resmi iç ve dış yazışmalarında “Türkiye Devleti” olarak geçer. Bu devlet döneminde kayıta dayalı at ıslahı başlatılmıştır. Jankovich tarafından, tarihi belgelerin incelenmesi sonucu şu şekilde yapılandırılmıştır: Soylu atların geniş çapta üretimi, Memluk sultanlarından Sultan Mansur tarafından Mısır'da başlatılmıştır. 1291-1341 yılları arasında Mısır'da elli yıllık hükümdarlığı süresince, sultan Mansur soylu at cinslerini satın almak için çok büyük yatırımlar yapmış, at üretimine çok özen göstermiştir. Bu atları yetiştirip üreterek, çeşitli yarış ve spor oyunları düzenlemiştir. Özellikle atların üremesiyle ilgilenerek düzenli olarak kayıtlar tutturmuştur. Öldüğünde haralarında damızlık kayıtları tutulan 4.500 at bulunuyordu. Arap atı ifadesi, onun döneminde coğrafi terimlerin daha geniş anlamda kullanılmasından dolayı yanlış bir şekilde yayılmıştır. Aslında Mansur’un ülkesine getirttiği atlar, Türkistan'dan Ortadoğu'ya o dönemden üç yüz yıl kadar öncesinden göç etmiş iki göçebe boy tarafından Suriye bölgesinde yetiştirilmekte olan atlardır. Bu belgeler bugün için çok değerlidir. Çünkü Seglawi, Hamdani, Habdan ve Küheylan gibi adlarla bilinen kanı taşıyan çok değerli atların hepsi bu damızlık atlardan üretilmiştir.

Daha çok araştırma için bakir bir alan;

Türk devletlerinin https://www.anadoluizlenimleri.com/kurma-yiktirma-dongusu yazımızda açıklanan nedenlerle zamanla ‘yabancılaşma’ sürecine girmesinin bir olumsuz etkisi de, günlük yaşama ait rutin işler dâhil bilimsel, sosyal, ekonomik, siyasi, askeri her türlü toplumsal bilginin, geleneksel/kültürel birikimin bir takım anıtsal yapılar haricinde kendi dilimizde, kendi alfabemizle kayda geçirilemeyişidir. Milletimizin, büyük ve geniş at yetiştiriciliği birikiminin kayda geçmemiş ya da henüz tam olarak ortaya çıkartılamamış olması da bundan nasibini alan bir konudur. Bu konuda araştırmacılar için çok geniş bakir bir alan bulunmaktadır.

Milletimize ait bilgileri önceki dönemde Çince, sonra Farsça, Arapçanın terminolojik yaklaşımıyla yazılmış kaynaklardan öğreniyoruz. Öyle ki, Hunlar ve Göktürklerin hakanlarının isimlerinin bile Çinlilerin telaffuzu ile yazılan, söylenenden farklı olduğu, günümüzdeki tarihçilerin tartışma konuları arasındadır. Hatta döneme ait kendimize ait arşiv belgesi, kayıt bulunmadığından, Bizans kaynaklarında Ataman olarak geçen Osman beyin adı konusunda da aynı durum söz konusudur. Başka dillerle ve onların terminolojiyle anlatma, kaydetme yaklaşımı, sonraki nesillerde kavram bize ait değilse o iş bize ait değildir algısı oluşturulmasına ve başkalarının sahiplenme iddialarına da zemin teşkil etmektedir.

Başlıktaki sorunun cevabını, Profesör Azzaroli'nin kitabındaki ifadeyle verelim;

İngiliz atlarının atası, Türk atıdır. Arap atı yoktur; Araplaştırılmış Türk atı vardır.”

***Bazı kaynaklar;

-Hugh Kennedy; The Armies of the Caliphs: Military and Society in the Early Islamic State

-John Keegan;A History of Warfare

-Peter Golden;An Introduction to the History of the Turkic Peoples

-Otto Maenchen-Helfen;The World of the Huns

-Ahmet Taşağıl; Göktürkler

-René Grousset;The Empire of the Steppes

-Halil İnalcık; The Ottoman Empire: The Classical Age

-Prof. A. Azzaroli;An Early History of Horsemanship

{ "vars": { "account": "G-E7JE8FH3KL" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }