Bazen bir araya geliriz. Konuşuruz, güleriz, susarız. Birbirimize bakar, biraz nefes alırız. O an sanki kalıcıymış gibi gelir; sanki orada, o sohbette bir şeyler düzelecekmiş, bir boşluk dolacakmış gibi. Oysa en başından beri biliriz: Zaten gidecektik. Zaten dönecektik.
Bu buluşmalar çoğu zaman bir durak gibidir. Uzun bir yolculukta kısa bir mola. Kimse tamamen açmaz kapılarını; kimse bütün ağırlığını bırakmaz masanın üzerine. Biraz kendimizi gösterir, biraz saklarız. Çünkü biliriz ki herkesin asıl adresi başka bir yerdir: Kendi köşesi, kendi içi, kendi kurduğu dünya.
Modern insanın en belirgin çelişkilerinden biri de budur. Kalabalıklar içinde bulunur ama yalnızlığına sadıktır. Sohbet ederken bile içindeki sığınağı terk etmez. Çünkü o sığınak hem korunma alanıdır hem de alışkanlık. Orada acılar tanıdıktır, sevinçler ölçülüdür, riskler kontrol altındadır.
Birlikte geçirilen zamanlar bu yüzden çoğu zaman “nefes alma” anlarıdır; hayatın asıl yükünden kısa süreliğine uzaklaşma çabası. Kimse kimsenin hayatına tamamen dahil olmaz, olmak da istemez. Çünkü dahil olmak sorumluluk ister, kırılganlık ister. Oysa geçip gitmek daha güvenlidir.
Sonunda herkes kendi köşesine döner. Kendi içine, kendi sessizliğine, kendi kurduğu dünyaya. Orası bazen dar, bazen karanlık ama tanıdıktır. Ve insan, tanıdık olanı yabancı bir yakınlığa çoğu zaman tercih eder.
Belki de mesele yalnızlık değil; yalnızlığı paylaşmayı bilmemek. Aynı masada oturup aynı anda içimize dönmemiz bundan. Birlikteyken bile ayrı dünyalarda kalmamız bundan. Ve yine de tüm bu geçiciliğe rağmen, o kısa sohbetlere ihtiyaç duymamız… Biraz nefes alabilmek için.