Yeni Bir Salgın mı, Yeni Bir Medya Dalgası mı? Bir süredir sosyal medyada ve haber başlıklarında aynı cümle dolaşıyor: “Yeni pandemi kapıda olabilir.”
Bu kez gündeme taşınan başlık ise Hantavirus. Kimi yayınlar ölüm oranlarını öne çıkarıyor, kimi içerikler ise küresel bir salgın ihtimalini işaret ederek korkuyu büyütüyor. Elbette hiçbir bulaşıcı hastalık hafife alınamaz. Ancak burada sorulması gereken başka bir soru var:
Gerçekten bilimsel bir alarm durumuyla mı karşı karşıyayız, yoksa modern çağın korku ekonomisi yeniden mi devreye giriyor?
Hantavirüs yeni keşfedilmiş bir virüs değil. Uzun yıllardır bilinen, çoğunlukla kemirgenler aracılığıyla bulaşan zoonotik bir enfeksiyon grubundan söz ediyoruz. Bazı türleri ağır tablolar oluşturabiliyor; ancak bugüne kadar elde edilen veriler, bunun kolay yayılan küresel bir pandemi karakteri taşıdığını göstermiyor. Buna rağmen dijital medya ortamında oluşturulan atmosfer, çoğu zaman bilimsel gerçekliğin önüne geçiyor.
Çünkü artık çağımızda haber yalnızca bilgi taşımıyor; duygu da pazarlıyor. Ve en hızlı pazarlanan duygu korku.
Özellikle COVID-19 sonrası toplumların psikolojisi değişti. İnsanlık uzun süre kapanmaları, ölüm sayılarını, belirsizliği ve küresel paniği yaşadı. Bunun doğal sonucu olarak insanlar artık “virüs” kelimesine yalnızca tıbbi değil, travmatik bir refleksle yaklaşıyor. İşte tam da bu nedenle herhangi bir sağlık haberi birkaç saat içinde sosyal medya algoritmalarının büyüttüğü küresel bir kaygı dalgasına dönüşebiliyor.
Bugün dijital platformların çalışma mantığı oldukça net:
Sakin bilgi değil, yoğun duygu yayılır.
Analiz değil, alarm dikkat çeker.
Veri değil, endişe tıklanır.
Dolayısıyla bazı yayınların “yeni pandemi”, “ölümcül virüs”, “küresel tehdit” gibi ifadeleri öne çıkarması yalnızca halk sağlığı hassasiyetiyle açıklanamaz. Burada aynı zamanda görünürlük, trafik ve dikkat ekonomisi de vardır.
Bu noktada tehlikeli olan şey, bilimsel uyarılar ile sansasyonel anlatılar arasındaki çizginin giderek silikleşmesidir.
Toplum elbette bilgilendirilmelidir. İnsanlar zoonotik hastalıkları bilmeli, hijyen kurallarını öğrenmeli, risk bölgeleri konusunda bilinçlenmelidir. Ancak sürekli alarm hâli üreten bir medya dili, uzun vadede toplumsal bağışıklığı güçlendirmiyor; aksine insanların gerçek riskleri ayırt etme yeteneğini zayıflatıyor.
Çünkü sürekli korkutulan toplum bir süre sonra iki uçtan birine savrulur:
Ya kronik kaygıya teslim olur ya da hiçbir uyarıyı ciddiye almamaya başlar.
Her iki durum da kamu sağlığı açısından ciddi bir sorundur.
Bugün ihtiyaç duyulan şey ne panik üretmek ne de tehlikeyi küçümsemektir. İhtiyaç duyulan şey; veriye dayalı, sakin, şeffaf ve sorumlu bir sağlık iletişimidir.
Her yeni virüs haberi yaklaşan bir kıyamet anlamına gelmez.
Ama her korku dalgası da tesadüf değildir.
Modern dünyada artık yalnızca salgınlarla değil, korkunun dolaşıma sokulma biçimiyle de mücadele ediyoruz.