Mera Tabanlı Üretim Sistemleri ve Open Range Yaklaşımı

Türkiye’nin küçükbaş hayvancılığında önümüzde önemli bir soru duruyor: Sahip olduğumuz doğal kaynakları daha etkin kullanarak, daha düşük dış girdiye dayalı, ölçülebilir ve ekonomik olarak sürdürülebilir bir üretim modeli oluşturabilir miyiz?

Bu sorunun cevabı yalnızca hayvan sayısını artırmakta değil; mera, hayvan, genotip, sağlık, teknoloji ve işletme ekonomisini birlikte ele alan yeni bir üretim anlayışında yatıyor.

Doğal kaynaklar üretimin neresinde?

TÜİK’in 2025 yılı Hayvansal Üretim İstatistiklerine göre Türkiye’nin küçükbaş hayvan varlığı yaklaşık 57,9 milyon baş düzeyinde. Bu önemli bir üretim potansiyeline işaret ediyor. Ancak sektörün temel sorunları yalnızca hayvan varlığıyla çözülebilecek sorunlar değil.

Yüksek yem maliyetleri, işgücü ve çoban teminindeki güçlükler, işletmelerin küçük ve dağınık yapısı, mera kapasitesinin yeterince değerlendirilememesi ve hayvan başına verimlilikteki farklılıklar, üretim modelinin yeniden düşünülmesini gerekli kılıyor.

Burada bakış açımızı biraz değiştirmemiz gerekiyor.

Sadece kaç hayvanımız olduğuna değil, bir hayvandan ve birim alandan ne kadar ekonomik çıktı elde ettiğimize bakmalıyız.

Dünyada geniş doğal alanlara dayalı küçükbaş üretim sistemleri uzun yıllardır uygulanıyor. Avustralya’da geniş doğal otlak alanlarına (rangeland) dayalı mera temelli hayvancılık, Yeni Zelanda’da mera temelli koyun ve sığır yetiştiriciliği, Güney Afrika’da ise mera otlatma kapasitesi, hayvan yoğunluğu ve otlatma yönetiminin dikkate alındığı üretim sistemleri, farklı ekolojik koşullara göre şekillenmiş örnekler sunuyor.

Bu sistemlerde üretimin doğal kaynaklara dayalı olması, aynı zamanda alanın ve sürünün etkin biçimde yönetilmesini gerektiriyor. Mera kapasitesi, hayvan yoğunluğu, su kaynakları, hayvan sağlığı, sürü hareketleri ve ekonomik sonuçlar birlikte değerlendiriliyor.

Nitekim di Virgilio ve arkadaşlarının 2019 yılında yayımlanan kapsamlı çalışması, farklı otlatma stratejilerinin sonuçlarının mera tipi, otlatma düzeyi, yağış, hayvan türü ve diğer yönetim koşullarına göre değiştiğini; bütün koşullarda diğerlerinden üstün olan tek bir otlatma stratejisinin bulunmadığını ortaya koyuyor.

Dolayısıyla sürdürülebilirliğin anahtarı, belirli bir sistemi olduğu gibi kopyalamaktan çok, yerel ekolojik koşullara uygun, izlenebilir ve gerektiğinde değiştirilebilir bir otlatma yönetimi oluşturabilmek.

Gökçeada bize ne söylüyor?

Türkiye’de bu tartışmayı somutlaştırabilecek önemli örneklerden biri Gökçeada’daki ekstansif ve yarı-yabani yetiştirme sistemleri.

Gökçeada gibi doğal kaynakların önemli ölçüde kullanıldığı sistemlerde hayvanların çevre koşullarına adaptasyonu, düşük girdi kullanımı ve üretim performansı birlikte değerlendirilmek zorunda.

Alarslan ve Yıldırır’ın 2026 yılında yayımlanan çalışması, Gökçeada kuzularında ekstansif ve yarı-yabani yetiştirme sistemlerini sürdürülebilirlik perspektifinden karşılaştırıyor.

Çalışmanın ortaya koyduğu temel sonuç, ekstansif sistemin büyüme performansı açısından avantaj sağlayabildiği; yarı-yabani sistemin ise düşük girdi kullanımı ve doğal kaynaklara dayanıklılığıyla önemli bir alternatif oluşturduğu yönünde.

Araştırmacılar, yarı-yabani sistemde görülen düşük büyüme performansının besleme ve yönetim uygulamalarındaki eksikliklerle ilişkili olabileceğine ve kontrollü yönetimle bu sistemlerin üretim potansiyelinin geliştirilebileceğine de dikkat çekiyor.

Bu bulgular, düşük girdili sistemlerin sürdürülebilirlik açısından önemli bir avantaj sağlayabileceğini; ancak üretim performansının da sistem tasarımının temel unsurlarından biri olması gerektiğini gösteriyor.

Türkiye için geliştirilecek mera tabanlı sistemin başarısı da tam olarak bu dengeyi kurabilmesine bağlı.

Orman alanları bu tartışmanın neresinde?

Türkiye’nin doğal kaynak potansiyeli yalnızca mevcut meralardan ibaret değil.

Tarım ve Orman Bakanlığı / Orman Genel Müdürlüğü’nün 2025 yılı verilerine göre, amenajman planları esas alındığında Türkiye’nin orman varlığı 23,375 milyon hektar düzeyinde ve ülke yüzölçümünün yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:

23,4 milyon hektarlık orman alanının tamamını hayvancılık açısından kullanılabilir mera olarak değerlendirmek doğru değildir.

Ormanlar; ekolojik fonksiyonları, biyolojik çeşitliliği, toprak ve su koruma işlevleriyle başlı başına korunması gereken ekosistemlerdir. Nitekim Orman Genel Müdürlüğü de orman kaynaklarının ekonomik, ekolojik ve sosyal açıdan birlikte yönetilmesini temel bir hedef olarak ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla tartışılması gereken konu, “ormanları hayvancılığa açmak” değil; mevzuat, ekolojik taşıma kapasitesi ve orman amenajman planları çerçevesinde hangi alanların, hangi dönemlerde ve hangi hayvan yoğunluğuyla kontrollü otlatmaya uygun olduğunun belirlenmesidir.

Burada özellikle orman içi açıklıklar, orman kenarındaki otlak alanlar, uygun bozuk orman alanları ve mevcut mera alanları birbirinden ayrılarak değerlendirilmelidir.

Çünkü orman alanının büyüklüğü doğrudan hayvan taşıma kapasitesi anlamına gelmez.

Asıl yapılması gereken, kullanılabilir gerçek yem alanını ve bu alanların taşıma kapasitesini bilimsel olarak belirlemektir. Hayvan sayısı ancak bundan sonra planlanmalıdır.

Türkiye için nasıl bir model?

Burada “Open Range” yaklaşımını Türkiye’ye olduğu gibi taşımaktan ziyade, Türkiye’nin ekolojik ve sosyoekonomik koşullarına uygun bir “Mera Tabanlı Küçükbaş Hayvancılık Modeli” geliştirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Bu modelin temel unsurları şöyle sıralanabilir:

  • Yerel ve çevreye adapte genotiplerin tercih edilmesi,
  • Her bölge için mera taşıma kapasitesinin belirlenmesi,
  • Kontrollü ve gerektiğinde rotasyonlu otlatma yönetiminin uygulanması,
  • Su kaynakları ve mera altyapısının geliştirilmesi,
  • Sürü yönetiminde elektronik küpe, GPS ve uzaktan izleme gibi dijital teknolojilerden yararlanılması,
  • Hayvan sağlığı ve refahının üretim sisteminin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınması,
  • Başarı kriterinin yalnızca hayvan sayısı değil, hektar ve işletme başına elde edilen ekonomik çıktı olması,
  • Et, süt ve damızlık üretiminin bölgesel pazar ihtiyaçlarıyla birlikte planlanması.

Özellikle geniş alanlarda elektronik kimliklendirme, GPS ve uzaktan izleme teknolojileri, sürü hareketlerinin ve hayvanların izlenmesini kolaylaştırabilir. Böylece yalnızca hayvanın nerede olduğu değil, sürü yönetiminin ve üretim sonuçlarının veriye dayalı olarak izlenmesi mümkün hale gelebilir.

Ancak teknoloji, doğru üretim modelinin yerine geçmez.

Önce ekolojiyi ve taşıma kapasitesini bilmek, sonra hayvan sayısını belirlemek gerekir.

Daha fazla hayvan mı, daha etkin üretim mi?

Türkiye’nin doğal kaynakları açısından önemli bir potansiyeli olduğu açık. Ancak bu potansiyeli yalnızca daha fazla hayvan sayısına dönüştürmek yeterli olmayacaktır.

Asıl sorular şunlar:

Hangi alanı kullanabiliriz?

Bu alan ne kadar hayvan taşıyabilir?

Hangi genotip bu ekosisteme daha iyi uyum sağlar?

Ne kadar üretim elde edebiliriz?

Bu üretimin ekonomik karşılığı nedir?

Ve bütün bunları nasıl sürdürülebilir hale getirebiliriz?

Bu soruların cevabı ülke genelinde aynı olmayacaktır.

Bu nedenle Türkiye’de uygulanabilir bir modelin yolu, ülke genelinde tek seferde büyük bir dönüşüm hedeflemekten değil, farklı ekolojik bölgelerde pilot uygulamalarla başlamaktan geçiyor.

Öncelikle seçilecek pilot alanlarda mera ve doğal yem kapasitesi belirlenmeli; bitki örtüsü, taşıma kapasitesi, uygun genotip, otlatma süresi ve hayvan yoğunluğu birlikte değerlendirilmelidir.

Ardından hayvan sağlığı, canlı ağırlık artışı, karkas verimi, mera durumu ve işletme ekonomisi izlenerek modelin gerçek performansı ortaya konulmalıdır.

Başarılı sonuç veren modeller, bölgesel farklılıklar dikkate alınarak kademeli biçimde yaygınlaştırılabilir.

Böylece doğal kaynakların üretime kazandırılması, yalnızca hayvan sayısındaki artış üzerinden değil; üretim performansı, mera sürdürülebilirliği ve işletme ekonomisi birlikte değerlendirilerek gerçekleştirilebilir.

Türkiye’nin sahip olduğu mera, yayla, orman açıklıkları ve diğer doğal kaynaklar, farklı ekolojik koşullar içinde farklı üretim modellerine imkân verebilir. Burada önemli olan, bütün bu alanları tek bir model altında toplamak değil; her bölgenin kendi ekolojik ve üretim kapasitesine uygun sistemi geliştirmektir.

Gökçeada’nın deneyimi, Avustralya’nın rangeland sistemi, Yeni Zelanda’nın mera temelli üretimi ve Güney Afrika’nın otlatma kapasitesine dayalı yönetim yaklaşımı bize önemli bir gerçeği gösteriyor:

Doğal kaynaklara dayalı üretimin başarısı; alanı tanımaya, taşıma kapasitesini hesaplamaya, doğru hayvanı seçmeye ve sistemi sürekli izlemeye bağlıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı da başka ülkelerin modelini kopyalamak değil; kendi ekolojisine, kendi hayvan varlığına ve kendi üretim yapısına uygun bir modeli geliştirmektir.

Belki de küçükbaş hayvancılığın geleceğindeki asıl paradigma değişimi burada yatıyor:

Daha fazla hayvan değil, daha etkin üretim.

Kaynaklar

  1. Alarslan, E. & Yıldırır, M. (2026). “Sürdürülebilirlik Perspektifinden Ekstansif ve Yarı-Yabani Yetiştirme Sistemlerinde Gökçeada Kuzularının Pazarlama Ağırlıklarının Karşılaştırılması.” Hayvan Bilimi ve Ürünleri Dergisi, 9(1), 35–42. DOI: 10.51970/jasp.1925514.
  2. di Virgilio, A., Lambertucci, S. A. & Morales, J. M. (2019). “Sustainable grazing management in rangelands: Over a century searching for a silver bullet.” Agriculture, Ecosystems & Environment, 283, 106561. DOI: 10.1016/j.agee.2019.05.020.
  3. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). Hayvansal Üretim İstatistikleri, 2025. 10 Şubat 2026.
  4. Tarım ve Orman Bakanlığı / Orman Genel Müdürlüğü (OGM). 2025 Yılı Orman Genel Müdürlüğü Faaliyet Raporu.