Hayvancılıkta çoğu zaman hayvanı konuşuyoruz. Irkını, verimini, genetik kapasitesini, yemini ve sağlığını tartışıyoruz. Oysa bütün bunların üzerinde şekillendiği bir başka unsur var: üretim alanı.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin küçükbaş hayvancılığında mera tabanlı üretim sistemleri üzerine yazmıştım.
Bu kez aynı konuya, Amerika'daki geniş alan ve mera temelli çiftlik hayvancılığı, yani ranching sistemi üzerinden bakmak istiyorum.
Son günlerde popüler olan Yellowstone dizisinden bir kesit izlerken, dizinin bazı bölümlerinde işlenen ranching sisteminde yetiştiricilerin arazi, doğal kaynaklar ve üretimin ekonomik olarak sürdürülebilmesi konusunda yaşadığı sorunlar dikkatimi çekti.
Elbette bir televizyon dizisini gerçek hayattaki ranching sisteminin birebir karşılığı olarak değerlendirmek doğru olmaz. Ancak dizinin gündeme getirdiği temel soru, hayvancılık açısından oldukça gerçek:
Hayvanların üzerinde üretim yaptığı alanın geleceği, hayvancılığın geleceğinden ayrı düşünülebilir mi?
Üretimin Görünmeyen Temeli: Arazi
Montana'daki ranching sisteminde arazi yalnızca hayvanların bulunduğu bir alan değil, üretimin temel girdilerinden biri. Arazi kullanımındaki değişimler, yükselen arazi değerleri, doğal kaynaklar üzerindeki baskı ve su gibi unsurlar, yetiştiricinin geleceğini doğrudan etkiliyor. Hayvanların beslendiği alanın üretkenliği de işletmenin maliyetini ve ekonomik sürdürülebilirliğini belirleyen unsurlardan biri.
Burada dikkat çekici olan aslında ranching sisteminin kendisi değil; hayvancılığın üretim yaptığı alanla kurduğu ilişki.
Üretim alanı ne kadar verimli? Nasıl kullanılıyor? İşletmeye ne ölçüde ekonomik katkı sağlıyor?
Türkiye'de bu soruların karşılığını düşündüğümüzde ise karşımıza öncelikle meralarımız çıkıyor.
Mera Sadece Otlatma Alanı Değil
Mera, özellikle küçükbaş hayvancılıkta işletmenin en önemli doğal yem kaynaklarından biri. Doğru ve etkin kullanıldığında dışarıdan satın alınan yem ihtiyacını azaltarak üretim maliyetine doğrudan katkı sağlayabiliyor. Mera üretim kapasitesini kaybettiğinde ise işletmenin satın alınan yeme bağımlılığı artıyor.
Bu nedenle mera kaybı yalnızca bir çevre veya arazi kullanım sorunu değil; aynı zamanda işletmenin maliyetini ve ürettiği ürünün rekabet gücünü ilgilendiren bir hayvancılık sorunu.
Çünkü üretim maliyetlerini düşürmenin yollarından biri, doğanın üretime sunduğu kaynakları korumaktan geçiyor. Doğal kaynakların etkin kullanımı üretim maliyetlerini aşağı çekebilir. Daha düşük maliyetle yapılan üretim ise yalnızca işletmenin sürdürülebilirliği açısından değil, ürünün tüketiciye ulaşan fiyatı açısından da önem taşıyor.
Iğdır'da Farklı Bir Üretim Deneyimi
Bu noktada Türkiye'den dikkat çekici bir örnek karşımıza çıkıyor.
Iğdır'da TİGEM Kazımkarabekir Tarım İşletmesi'nde uygulanan Angus yetiştiriciliği, yaklaşık 187 bin dekar arazi varlığına sahip geniş bir alanda yürütülüyor. Bu ölçekteki arazi varlığı, geniş açık alanların üretim sisteminin bir parçası olarak değerlendirilebilmesini somut biçimde ortaya koyuyor.
Iğdır'ın arazi ve iklim koşulları ile geniş alanların üretimde kullanılabilmesi, burada uygulanan sistemin dikkat çekici taraflarından biri. Bu nedenle örneğe yalnızca “Angus yetiştiriciliği” olarak bakmak yerine, hayvan materyali ile üretim alanının birlikte değerlendirilmesi açısından bakmak daha anlamlı.
Hayvanı Değil, Sistemi Birlikte Düşünmek
Bir üretim modelinin başarısı yalnızca hayvanın genetik kapasitesiyle belirlenmiyor. Hayvan materyali, doğal kaynaklar, yem, su, iklim, işçilik, hayvan sağlığı ve işletme ekonomisi birlikte değerlendirildiğinde anlamlı bir sonuç ortaya çıkıyor.
Coğrafyaya uygun üretim sistemi yalnızca ekonomik şartlarla sınırlı değil. Hayvanın refahı, genetik kapasitesi ve ihtiyaçları da bu sistemin içinde değerlendirilmeli; gelişen teknolojiler, hayvanın doğal yaşamını sınırlayan değil, bölgenin şartlarıyla birlikte hayvanın ihtiyaçlarını destekleyen üretim sistemlerinin geliştirilmesine hizmet etmeli.
Mesele Modeli Kopyalamak Değil
Asıl mesele de burada ortaya çıkıyor.
Montana ile Iğdır'ın aynı olması gerekmiyor. Hatta olmaması gerekiyor.
Çünkü mesele dünyanın herhangi bir yerindeki üretim modelini olduğu gibi almak değil; kendi coğrafyamızın sunduğu imkânları doğru okuyabilmek.
Bir yerde geniş meralar ve açık alanlar üretimin temelini oluştururken, başka bir yerde farklı arazi yapısı, iklim, yem kaynakları ve hayvan materyali bambaşka bir üretim sistemi gerektirebilir.
Belki de hayvancılıkta asıl aramamız gereken “en iyi model” değil, bizim coğrafyamız için en doğru modeldir.
Yellowstone'da izlediğimiz bir ranch ile Iğdır'daki bir işletmenin ortak noktası da burada ortaya çıkıyor: Üretim sistemi, hayvanı ve üzerinde üretim yaptığı coğrafyayı birlikte düşünmeyi gerektiriyor.
Hayvancılığın geleceği de biraz burada yatıyor: Kendi coğrafyamızı tanımak, sahip olduğumuz kaynakları doğru kullanmak ve hayvanın ihtiyaçlarıyla uyumlu üretim sistemleri geliştirmek.