Sosyal statü kaybı başta olmak üzere çok sayıda sorunun biriktiği hayvancılık sektörümüz ciddi bir darboğazdan geçmektedir.
Türk kültüründe hayvan yetiştiriciliği, yalnızca bir ekonomik faaliyet değil; toplumsal yapıyı, hukuku ve devlet geleneğini de şekillendiren en temel yaşam biçimi olmuştur. Türkiye'de küçükbaş ve büyükbaş hayvan yetiştiriciliği, kırsal ekonominin ve kırmızı et ile süt üretiminin temel taşı olsa da tarihsel süreçte en saygın konumlardan birinde yer alan bu faaliyet günümüzde modernleşme adı altındaki sosyo-ekonomik değişimler nedeniyle ciddi bir statü kaybı ve iş gücü kriziyle karşı karşıyadır. Sadece çoban ve bakıcı meselesi varmış ve o çözülünce sorun kalmayacakmış gibi bir algı oluşturulsa da sektör, son yıllarda yapısal ve ekonomik sorunlar nedeniyle ciddi bir darboğazdan geçmektedir.
Tarihsel Süreçte Hayvancılığın Saygınlığı ve Dönüşümü
Orta Asya bozkırlarında ve Anadolu'nun köklü tarihinde hayvancılıkla uğraşanların toplumsal statüsü oldukça yüksekti: Orta Asya'da hanların, beylerin ve hakanların gücü, sahip oldukları sürülerin büyüklüğü ile ölçülürdü. Sürü yönetimi; doğayı, coğrafyayı ve hayvan psikolojisini bilmeyi gerektiren entelektüel bir askeri disiplin olarak görülürdü. Sürü sahipleri, toplumun en saygın ve hür üyeleriydi. Selçuklu ve Osmanlı döneminde "Yörük" ve "Türkmen" boyları ile büyükbaş yetiştiricileri hayvansal ürün ihtiyacını karşılayan imtiyazlı bir sınıftı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında da "Köylü milletin efendisidir" düsturuyla saygınlığı vurgulanmıştır.
Günümüzdeki Durum
Kırsaldan kente göç ve endüstriyel dönüşüm, hayvan yetiştiricilerinin ve çobanların/bakıcıların toplumsal algısını radikal biçimde değiştirerek toplumsal statülerinin aşınmasını ve yalnızlaşmayı getirmiştir. Gelişme, sanayileşme için “köylülük” ten kurtulmak gerekir kulisleri ve popüler kültürde hayvancılık, "eğitimsizlerin" veya "alternatifi kalmayanların" yaptığı bir iş olarak yanlış bir algıya kurban edilmesi yaklaşımları, mesleğin sosyal saygınlığını zedelemiştir. Kırsalda sürü ve çiftlik yönetimiyle uğraşan genç üreticiler, mesleğin getirdiği sosyal izolasyon ve "statü düşüklüğü" algısı nedeniyle evlenmekte ve sosyal çevre edinmekte büyük zorluklar yaşamaktadır. Bir üreticinin veya çobanın aylık geliri, kentteki birçok beyaz yakalı çalışandan çok daha yüksek olabildiği durumlarda dahi toplumsal hiyerarşide bu meslek hak ettiği ilgiyi, saygıyı görememektedir.
Artan ve Derinleşen Sorunlar
1.Çoban ve Hayvan Bakıcısı; Sektörün sürdürülebilirliğini tehdit eden en kritik unsurlardan biri, ailedeki fertlerin de bu işten uzaklaşması ile çalıştıracak çoban ve bakıcı bulunamamasıdır. Maaş yüksek seviyelere ulaşsa da yukarıda açıklanan sebeplerle yerli iş gücü bu mesleği tercih etmemektedir.
Sektör büyük oranda Orta Asya (Afganistan, Türkmenistan) menşeli göçmen işçilerle ayakta kalmaya çalışmaktadır. Ancak bu durum; yasal izin süreçleri, ani iş bırakmalar ve güvenlik bürokrasisi nedeniyle sürdürülebilir değildir. Sosyal statü algısı nedeniyle yabancı işçiler de geldikten sonra hızla sektörden uzaklaşmakta ve açığın istikrarlı biçimde giderilmesi mümkün olamamaktadır. Hali hazırda bu süreç, göçmen işçilerin Türkiye’ye gelebilmek için kullandıkları bir atlama taşına dönüşmektedir.
Çobanların ve bakıcıların SGK primlerinin karşılanmasında yaşanan zorluklar, mesleğin cazibesini tamamen yok etmektedir. SGK primleri devlet tarafından daha büyük ölçüde desteklenmelidir. Kırsal bölgedeki sosyal yaşam ve ekonomik gelir düzeyinin de en azından şehirdeki ortalama standartlara ulaşması sağlanmalıdır.
2.Hazır Yem Bağımlılığı: Azalan mera alanları ve fahiş yem fiyatları yetiştiricinin belini bükmektedir. Tarihte bağımsızlığın sembolü olan yetiştirici, bugün yem sanayisine bağımlı hale gelmiştir. Hazır yeme bağımlılığın artması, üreticinin kâr marjını tamamen eritmektedir. Nakliye, ilaç ve sağlık hizmetlerindeki artışlar da bu yükü katlamaktadır. İklim değişikliği ve kuraklık meraların verimini düşürmesi, yerleşim alanlarının genişlemesi, meraların çok miktarda ve hızla vasıf değiştirmesinin kolaylaşması da otlatma alanlarını kısıtlamaktadır. Yem bitkileri üretimi teşvik edilmeli, mera alanları koruma altına alınarak ıslah edilmelidir sözü “laf” olarak kalmaktan çıkmalıdır.
5.Destekleme Politikaları ve Gelir Güvencesi; AB, bütçesinin yaklaşık %30-40'ını doğrudan çiftçilere ayırır. Avrupalı çiftçi, ürün fiyatları düşse bile devletten aldığı ödemeler sayesinde zarar etmeyeceğini bilir ve üretimini güvenle sürdürür.
Türkiye'de Resmî Gazete ‘de yayımlanan modeller ile planlı üretime teşvik verilmektedir. Ancak yüksek yerel enflasyon ve Türk lirasının satın alma gücü, sağlanan bu nakdi desteklerin tarladaki maliyet karşısında hızlıca erimesine yol açmaktadır. Üreticilere yönelik destek, hibe ve krediler daha yüksek miktarda, uygun şartlarda olmalıdır. Bu destekler, özellikle hayvancılıkta, öncelikle mevcut işletmelerin sürdürülebilirliğini ve büyümesinin sağlayacak planlama içinde yapılmalıdır.
6.Maliyet Dağılımı ve Enflasyon Baskısı; Türk çiftçisinin kullandığı ilaç, mazot ve yem gibi temel malzemelerin fiyatı doğrudan döviz kuruna bağlıdır. Girdilerde, vergi indirimi ya da muafiyeti de bulunmamaktadır. Uluslararası analizlere (örneğin Deutsche Welle verilerine) göre; maliyetleri karşılamakta zorlanan Türk çiftçisi yoğun şekilde banka kredilerine yönelmekte, AB'deki meslektaşlarına kıyasla çok daha hızlı borçlanmaktadır.
7.Örgütlenme ve Kooperatifçilik Farkı; AB ülkelerinde çiftçiler devasa kooperatiflerin ortağıdır. Girdileri ucuza alır, ürünü kendi markalarıyla doğrudan zincir marketlere satarlar.
Türkiye'de kooperatifler ve birlikler tam olarak idari ve mali açıdan kurumsallaşamadığı için çiftçi genelde "komisyoncu" ve "tüccar" ile baş başa kalır. Tarladan çıkan ürünün markette onlarca bazen yüzlerce katına satılmasının ana nedeni bu örgütsüz pazar yapısıdır.
Üreticiler, girdi temini ve ürün pazarlama alanlarında piyasanın acımasızlığına, insafına terk edilmiş durumdadırlar. Yetiştirici örgütlerinin her iki alanda da piyasada en az %20-30 oranında pazar payına sahip olacak yapılanma ve mali güce erişmesi sağlanmalıdır.
5.İthalat ile Regülasyon Çabası; İthalatla regülasyon yaklaşımının söylenenin aksine, üretimi azaltmakta ve piyasada fiyatlarının artışını tetiklediği görülmektedir. Hem mevcut hayvan sayımız hem de ithal ettiğimiz (damızlık ve kasaplık) hayvan sayısı artarken, kırmızı et üretimimiz azaldığı ve ithal ettiğimiz kırmız et miktarı arttığını gösteren veriler açıklandı. Bu izahı zor bir durum. Zamanlaması ve uygulama şekli itibariyle ithalat, piyasayı terbiye etmekten ziyade, üreticinin üretimden uzaklaştırılması sonucunu vermektedir. Tüketici fiyatlarına da pek etkisi olamadığı görülüyor.
Sonuç olarak; Hayvancılığın gittikçe derinleşen yapısal sorunları, çoban ve bakıcı meselesini de içine alacak şekilde, bir bütün halinde ele alınıp çözüm üretilmelidir.