Bugün İnsanlardan, Hayvanların Bile Alt Derekesine Düşenler Var İnsan, adını en çok taşıdığı şeyi en kolay kaybeden varlık olabilir. Çünkü insan olmak; doğuştan verilen bir kimlik değil, her gün yeniden kazanılması gereken bir hâldir. Vicdanla, merhametle, utanma duygusuyla…

Bunlardan biri eksildiğinde, insan yavaş yavaş kendinden düşer.
Hayvan, doğanın içinde yerini bilir. Ne fazlasını ister ne de rol yapar. Açken avlanır, korktuğunda kaçar, yorulduğunda durur. İçgüdüsü kadardır dünyası. Oysa insan, sınırlarını aşabilecek bir akla sahip olduğu hâlde, çoğu zaman bu aklı başkalarına zarar vermek için kullanır. İşte tam burada bir kırılma başlar: Akıl, vicdandan koptuğunda, insanlıktan da kopar.
Bugün kötülük artık bağırmıyor. Sessiz. Düzgün cümleler kuruyor. Kravat takıyor, makam odalarında oturuyor, kalabalıklar içinde kayboluyor. En çok da “normalleştiği” yerde tehlikeli oluyor. Çünkü alışılan her zulüm, biraz daha derinleşiyor.
Bir hayvan, yavrusunu korur.
Bir insan, çıkarı için evladını bile feda edebiliyor.
Bir hayvan, acı çektirmez.
Bir insan, başkasının acısını seyredecek kadar uzaklaşabiliyor kendinden.
Sorun kötülüğün varlığı değil; her çağda vardı. Sorun, iyiliğin yorgun düşmesi. Görüp susması. “Bana dokunmayan” cümlesinin ardına saklanması. Çünkü insan, kötülüğü yaptığında değil; görüp kabullendiğinde tükenir.
İnsanlığın terazisi çok hassastır. Ne servet tartar ne güç. O terazi, yalnızca kalbi ölçer. Ve bugün, o terazide hafif gelen çok fazla insan var.
Belki de bu yüzden bazı bakışlar boş, bazı sesler soğuk, bazı kalpler bu kadar ağır. İnsan suretinde dolaşan ama içinden insan çekilmiş bedenler var aramızda. Gürültü yapmıyorlar; tam tersine, sessizlikleriyle çoğalıyorlar.
Yine de umut, tamamen kaybolmuş değil. Çünkü insanlık, kalabalık bir özellik değil; tek bir vicdanla bile ayakta kalabilir. Bir kişi dur dediğinde, bir kişi yüzünü çevirmediğinde, bir kişi utancı hatırladığında…
İnsan, insana bakarak insan olur.
Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, yeniden bakmayı öğrenmek.