Zaman genelde acelecidir. Sürekli hatırlatır kendini: titreşir, öter, köşede bekler. Yapılacaklar listesi gibi durur insanın zihninde. Ama bazen—nadiren—bir insan çıkar karşına ve zaman, işini yapmayı unutur.
Bu insanlar yüksek sesli değildir. Odaya girdiklerinde saat durmaz aslında; sadece anlamını kaybeder. Dakikalar ölçü olmaktan çıkar, saniyeler iddiasını yitirir. Çünkü o anlarda hiçbir yere yetişmek gerekmez. Orada olmak yeterlidir.
Saatin varlığını unutturan insanlar, seni hızlandırmaz; yavaşlatır. Kelimelerini seçmek zorunda kalmazsın. Cümleler tamamlanmak için acele etmez, yarım kalınca huzursuzluk yaratmaz. Sessizlik araya girdiğinde boşluk oluşmaz; aksine, anlam derinleşir. Çünkü o sessizlikte kaçacak bir yer yoktur ve buna rağmen kalmak istersin.
Onlarla geçirilen vakit “verimli” değildir—ve bu yüzden değerlidir. Bir şey başarmadığın, bir yere varmadığın, ama eksilmediğin anlar yaşatırsın kendine. Modern dünyanın ölçemediği bir şey olur bu: içinin genişlemesi.
Bu insanlar genelde sana kendinle ilgili yeni bir şey öğretmez. Daha tuhaf bir şey yaparlar: Zaten bildiğin ama unuttuğun bir hâli geri getirirler. Çocukken zamanın neden bu kadar uzun olduğunu hatırlarsın. Bir öğleden sonranın nasıl koca bir evren olabildiğini. Onlarla birlikteyken saat değil, his konuşur.
Belki de bu yüzden nadirdirler. Zamanı durdurmazlar; ona meydan okumazlar. Sadece onu umursamazlar. Ve sen de yanlarında, ilk kez, hiçbir yere geç kalmadığını hissedersin.
Saat tekrar işlemeye başladığında fark edersin:
Zaman geçmiştir.
Ama sen harcanmamışsındır.