İnsan hayatı, görünmez destekler ve açık dayanaklar arasında salınan uzun bir yürüyüştür. Kimi zaman başkalarının omzuna yaslanarak, kimi zaman koşulların rüzgârına kapılarak ilerleriz. Ancak asıl mesele, tüm bu değişkenler arasında insanın kendine yaslanmayı öğrenip öğrenememesidir. Çünkü kendine yaslanan, gerçekten dik yürür.
“Kendine yaslanmak” bencillik ya da yalnızlık anlamına gelmez. Aksine, insanın kendi değerlerini, sınırlarını ve gücünü tanıması demektir. Kendi kararlarının sorumluluğunu alabilen, hatalarıyla yüzleşmekten kaçmayan birey, dış koşullar ne kadar sert olursa olsun ayakta kalabilir. Dik yürümek, tam da bu içsel sağlamlıktan doğar.
Günümüz dünyasında birey, sürekli onay arayan bir konuma itiliyor. Sosyal beklentiler, başarı tanımları ve kalabalıkların sesi, insanın kendi iç sesini bastırabiliyor. Oysa kendine yaslanan kişi, kalabalığın gürültüsünde bile kendi yönünü kaybetmez. Herkesle aynı hızda yürümek zorunda olmadığını bilir; durması gerektiğinde durur, devam etmesi gerektiğinde devam eder.
Dik yürümek aynı zamanda bir duruştur. Haksızlık karşısında eğilmemek, korku karşısında küçülmemek, kayıp karşısında dağılmamaktır. Bu duruş, fiziksel bir hâlden çok ahlaki ve zihinsel bir tutumdur. Kendine yaslanan insan, başkalarını ezmeden güçlü olabileceğini, kırmadan da sağlam durabileceğini bilir.
Elbette bu kolay bir yol değildir. Kendine yaslanmak, insanın en çok kendisiyle yüzleşmesini gerektirir. Bahanelerin arkasına saklanmadan, eksiklerini kabul ederek ilerlemek cesaret ister. Ama bu cesaret kazanıldığında, insan artık başkasının itmesiyle değil, kendi iradesiyle yürür.
Sonuç olarak, dik yürümek için en güvenilir dayanak yine insanın kendisidir. Dış destekler geçici olabilir, koşullar değişebilir, insanlar gidebilir. Fakat kendine yaslanmayı öğrenen biri için yol her zaman devam eder. Çünkü o, dengesini dışarıda değil, kendi içinde bulmuştur.