Yeni bir hicri yılın kapısından içeri girerken, zamanın akışı içerisinde bazı ayların diğerlerinden farklı bir anlam taşıdığını yeniden hatırlıyoruz. Muharrem ayı işte böyle bir zaman dilimidir. Sadece takvimdeki bir başlangıç değil; aynı zamanda tefekkürün, muhasebenin, sabrın ve kardeşliğin yeniden hayat bulduğu müstesna bir iklimdir.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de Tövbe Suresi'nin 36. ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır." Muharrem de bu mübarek aylardan biridir. Haram aylar; savaşın, zulmün ve haksızlığın yasaklandığı, insanların barış ve huzur içerisinde yaşamalarının teşvik edildiği zaman dilimleridir. Bu yönüyle Muharrem, insanlığa barışın ve adaletin önemini hatırlatan ilahi bir çağrıdır.

Peygamber Efendimiz (sav) de Muharrem ayının faziletine dikkat çekmiş ve "Ramazan'dan sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur" buyurmuştur. Bu hadis, Muharrem'in sıradan bir ay olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Müminler için bu ay; ibadeti artırmanın, gönlü arındırmanın ve Rabbine daha fazla yaklaşmanın fırsatıdır.

Muharrem ayı denildiğinde akla gelen en önemli günlerden biri de Aşure Günü'dür. Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret ettiğinde Yahudilerin Aşure günü oruç tuttuklarını görmüş, bunun sebebini sormuştu. Kendisine, Hz. Musa'nın Firavun ‘un zulmünden kurtulduğu gün olduğu söylenince, "Biz Musa'ya sizden daha yakınız" buyurmuş ve bugünde oruç tutulmasını tavsiye etmiştir. Bu hadis, Aşure Günü'nün sadece bir gelenek değil, peygamberler tarihinin önemli hatıralarını taşıyan mübarek bir gün olduğunu göstermektedir.

İslam geleneğinde Aşure Günü; Hz. Adem'in tövbesinin kabulü, Hz. Nuh'un tufandan kurtuluşu, Hz. İbrahim'in ateşten selamete çıkışı, Hz. Yakup'un oğlu Yusuf'a kavuşması ve Hz. Yunus'un balığın karnından kurtuluşu gibi birçok ilahi lütuf ve kurtuluş hadisesiyle ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle Aşure, yalnızca geçmişi anmak değil, Allah'ın rahmetine ve yardımına olan güveni tazelemek anlamına gelir.

Ne var ki Muharrem ayı aynı zamanda İslam tarihinin en büyük acılarından birine de sahne olmuştur. Hicri 61 yılında Kerbela'da yaşanan hadise, asırlardır Müslümanların ortak hüznü olarak hafızalarda yaşamaktadır. Peygamber Efendimizin "Cennet gençlerinin efendisi" olarak müjdelediği Hz. Hüseyin ve beraberindeki masum insanların şehit edilmesi, yalnızca bir siyasi olay değil; adalet, hakikat ve insanlık vicdanı açısından büyük bir imtihandır.

Kerbela'nın üzerinden yaklaşık on dört asır geçmiş olmasına rağmen verdiği mesaj hâlâ canlıdır. Hz. Hüseyin'in duruşu, gücün değil hakkın yanında olmanın sembolüdür. O, zulme boyun eğmek yerine şehadeti tercih etmiş ve bütün insanlığa onurlu bir direniş örneği bırakmıştır. Bugün dünyanın neresinde bir mazlum varsa, Kerbela'nın sesi orada yankılanmaktadır.

Muharrem ayının bize öğrettiği en önemli derslerden biri de budur: İnanç, sadece sözle ifade edilen bir bağlılık değil; gerektiğinde hakikat uğruna fedakârlık gösterebilmektir. Adaletin, merhametin ve doğruluğun yanında durmak, Kerbela'nın çağlar üstü mesajıdır.

Aşure geleneğinin toplumsal yönü de ayrıca üzerinde durulması gereken önemli bir değerdir. Buğdayın, fasulyenin, nohutun, kuru meyvelerin ve çeşitli yemişlerin aynı kazanda buluşması nasıl bereketli bir lezzet ortaya çıkarıyorsa, farklılıklarıyla bir arada yaşayan insanlar da güçlü bir toplum oluştururlar. Aşure, birlik ve beraberliğin sofradaki karşılığıdır.

Eskiden mahallelerde kaynatılan aşureler kapı kapı dağıtılır, zengin-fakir ayrımı gözetilmeksizin herkes aynı bereketten nasibini alırdı. Bu gelenek sadece bir ikram değil, aynı zamanda bir gönül seferberliğiydi. Çünkü İslam medeniyetinde paylaşmak, nimetin bereketini artırmanın en güzel yollarından biri olarak görülmüştür.

Bugün bireyselliğin giderek arttığı, komşuluk ilişkilerinin zayıfladığı bir çağda aşurenin taşıdığı mesajı yeniden anlamaya ihtiyacımız var. Bir tabak aşure bazen yıllardır konuşmayan iki komşuyu barıştırabilir; bazen yalnız bir insanın gönlüne dokunabilir. Çünkü paylaşmak sadece sofraları değil, kalpleri de zenginleştirir.

Muharrem ayı vesilesiyle kendimize şu soruyu sormalıyız: Hayatımızda adalete, merhamete, sabra ve kardeşliğe ne kadar yer veriyoruz? Kerbela'nın acısından, Aşure'nin bereketinden ve Muharrem'in manevi ikliminden hangi dersleri çıkarıyoruz?

Yeni hicri yılın ilk ayında gönüllerimizi kin ve öfkeden arındırabilir, kırgınlıkları onarabilir, ihtiyaç sahiplerine el uzatabilir ve Rabbimizin rızasına daha çok yaklaşabiliriz. Çünkü zamanın bereketi, onu anlamlı amellerle değerlendirenler için vardır.

Muharrem ayı; sabrın Hz. Nuh'u kurtardığını, teslimiyetin Hz. İbrahim'i ateşten çıkardığını, tevekkülün Hz. Musa'yı denizden geçirdiğini, adalet uğruna verilen mücadelenin ise Hz. Hüseyin'i asırlar boyu gönüllerde yaşattığını hatırlatmaktadır.

Bu vesileyle Muharrem ayının ülkemize, İslam âlemine ve bütün insanlığa huzur, kardeşlik ve bereket getirmesini diliyor; aşure kazanlarından yükselen paylaşma ruhunun gönüllerimizi birleştirmesini temenni ediyorum. Çünkü bazen bir tas aşure, uzun nutukların anlatamadığı kardeşliği anlatmaya yeter.