Sokakta yürürken, bir kafede otururken, bir düğüne katılırken ya da herhangi bir toplumsal etkinliğin içinde bulunurken dikkatimi çeken ortak bir manzara var: İnsanlar yaşadıkları anı yaşamaktan çok, yaşadıklarını göstermenin peşinde.
Eskiden insanlar hatıra biriktirirdi, şimdi ise içerik üretiyor.
Bir zamanlar aile albümlerinde saklanan fotoğraflar, bugün milyonlarca kişinin önüne düşüyor. Özel olan kamusallaşıyor, mahrem olan sergileniyor. Kimi zaman bir yemek masası, kimi zaman bir tatil anısı, kimi zaman da aile içindeki en özel anlar birkaç saniyelik beğeni uğruna ekranlara taşınıyor.
Peki ne oldu da insanlık görünme ihtiyacını bu kadar yoğun yaşamaya başladı?
Aslında görünmek istemek yeni bir duygu değil. İnsan her çağda fark edilmek, değer görmek ve kabul edilmek istemiştir. Ancak bugün farklı olan şey, bunun ölçülebilir hale gelmesidir. Artık insanlar ne kadar sevildiklerini ne kadar ilgi gördüklerini ve ne kadar değerli olduklarını sayılar üzerinden değerlendirmeye başladı.
Beğeni sayıları, Takipçi sayıları, İzlenme rakamları...
Dijital dünyanın oluşturduğu bu görünmez puanlama sistemi, insan psikolojisini derinden etkiliyor.
Artık birçok kişi yaptığı işin kalitesinden önce ne kadar dikkat çektiğiyle ilgileniyor. Bilginin yerini popülerlik, emeğin yerini görünürlük almaya başlıyor.
Bu noktada ahlaki dejenerasyon tartışmaları gündeme geliyor.
Ahlaki dejenerasyon denildiğinde bazı insanlar bu kavramı fazla sert buluyor. Çünkü her değişimi bozulma olarak değerlendirmek doğru değildir. Toplumlar değişir, kültürler dönüşür. Ancak değişim ile yozlaşma arasındaki çizgiyi de görmezden gelemeyiz.
Bugün çocuklar ve gençler sürekli olarak teşhir edilen hayatların içinde büyüyorlar.
Lüks yaşamlar, Mükemmel bedenler, Kusursuz ilişkiler, Bitmek bilmeyen eğlence görüntüleri...
Bütün bunlar gerçek hayatın doğal akışını temsil etmiyor. Fakat ekran başındaki milyonlarca insan bunları normal kabul etmeye başlıyor.
Böyle bir ortamda kanaatkârlık değer kaybediyor.
Sabır önemini yitiriyor, Emek ikinci plana düşüyor, Gösteriş ise adeta yeni bir erdem gibi sunuluyor.
Oysa insanlık tarihinin büyük medeniyetleri gösteriş üzerine değil; ölçü, denge ve sorumluluk üzerine inşa edilmiştir.
Bugün ise gösterilmeyen şeyin yaşanmamış sayıldığı bir kültürle karşı karşıyayız.
Bir yardım yapılıyor, mutlaka paylaşılmalı, Bir geziye çıkılıyor, mutlaka yayınlanmalı, Bir hediye alınıyor, mutlaka sergilenmeli, Bir başarı elde ediliyor, mutlaka duyurulmalı, Sessizce yaşanan güzellikler giderek azalıyor.
Çünkü modern insan artık yalnızca yaşamak istemiyor; izlenmek de istiyor.
Belki de çağımızın en büyük paradoksu burada yatıyor.
Teknoloji insanları birbirine bağlamak için geliştirildi. Fakat hiç olmadığı kadar görünür hale gelen insan, aynı zamanda hiç olmadığı kadar yalnızlaştı.
Binlerce takipçisi olan insanların kendilerini değersiz hissettiği bir dönemdeyiz.
Yüzlerce kişi tarafından beğenilen insanların iç dünyalarında büyük boşluklar taşıdığına şahit oluyoruz.
Çünkü görünür olmak ile değerli olmak aynı şey değildir.
Ne yazık ki günümüz kültürü bu iki kavramı birbirine karıştırıyor.
Oysa insanın değeri aldığı beğeni sayısıyla ölçülemez.
Karakterin puanı olmaz, Vicdanın takipçi sayısı yoktur, Ahlak algoritmalarla belirlenmez.
Bir insanın gerçek kıymeti, kimsenin görmediği anlarda ortaya koyduğu davranışlarda saklıdır.
Kimse bakmazken dürüst kalabilmekte...
Karşılık beklemeden iyilik yapabilmekte...
Gösterişe ihtiyaç duymadan yaşayabilmekte...
Asıl değer burada gizlidir.
Bugün teşhir kültürünün ulaştığı boyutları konuşurken yalnızca gençleri suçlamak da büyük bir hata olur. Çünkü bu kültür