Meclis’te bugünlerde 2027 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2025 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifi’nin geneli ve Sayıştay raporları görüşülüyor.
Teklife bakıldığında aslan payının yine faize ayrıldığı görülüyor. 2027 yılı gelirlerinin yüzde 19,97’si borçların faiz ödemelerine gidecek. Bu cümleyi isterseniz bir kez daha okuyalım: Ortalama 80 milyar dolara tekabül eden vergi geliri borcun kendisine değil, yalnızca faizine ödenecek.
Peki borçların faizi için milletten tahsil edilecek 80 milyar dolar yeterli olacak mı? Sanmıyorum. Zira 2026 yılı için yapılan hesaplar tutmamıştı. Bu yılki hesapların da tutmayacağı kuvvetle muhtemel.
Bu yıl rekor düzeyde vergi geliri elde edilmesine rağmen bütçe açığı kapanmadı. 2026 bütçesinde faiz giderlerinin 742 milyar lira olacağı açıklanmıştı. Ancak bu hesap da tutmadı ve faiz ödemeleri 825 milyar liraya ulaştı.
Bütçe açığında da benzer bir tablo söz konusu. Bu yılın ilk 9 ayında 210 milyar dolar vergi toplanmasına rağmen bütçe açığı, son 14 yılda kaydedilen bütçe açıklarının iki katına ulaştı. 2026 yılının Ocak-Eylül döneminde elde edilen vergi geliri, 2009-2022 dönemindeki 14 yıllık toplam vergi gelirinden yüzde 20 daha fazla.
Peki, bu durumu nasıl okumalı, nasıl yorumlamalıyız?
Bütçe bir ülkenin yalnızca harcama planlarını değil, aynı zamanda ekonomi ahlakını da ortaya koyan en önemli göstergelerden biridir. Zira ekonomi ile ahlak arasında doğrusal bir ilişki bulunduğu az çok okuryazar olan herkesin bildiği bir gerçektir.
Bütçede yalnızca faiz ödemeleri için ayrılan para bile içine düşmüş olduğumuz ahlaki, sosyal, siyasal ve ekonomik çürümeyi gözler önüne sermeye yetiyor.
Bir yanda borçlar ve bu borçlar için ödenen faizler, diğer yanda fon soygunu… İkisini bir arada değerlendirdiğimizde ülkenin ekonomi ahlakına ilişkin tablo daha da netleşiyor.
Sosyal medyada viral olan bir videoda gazeteci, bir ekonomiste şu soruyu yöneltiyor:
— Biz fakir miyiz? Ülke olarak paramız yok mu?
Ekonomist ise şöyle cevap veriyor:
— Hayır. Biz fakir değiliz, biz ahlaksızız.
Asıl problemin kaynak yetersizliği değil, kaynakların nasıl kullanıldığı meselesi olduğuna işaret eden bu değerlendirme, ekonomi ahlakı sorununa verilmiş çarpıcı bir cevap niteliğinde.
Yozlaşma ve dejenerasyon adeta bir virüs hâline gelmiş, damarlarımızda dolaşıyor. Bağışıklık sistemimiz zayıfladığı anda, zamanın ruhuna uygun yeni bir hırsızlık yöntemi hemen devreye sokuluyor.
Bir dönem bankalar batırılıyordu.
Ondan önce kamu arazileri, satış adı altında yağmalanıyordu.
Şimdilerde ise imar değişiklikleri ve emsal artışı oyunlarıyla rüşvet karşılığında katlar ve daireler veriliyor; fonlar üzerinden yatırımcıların cepleri boşaltılıyor.
Yolsuzluk, siyasetçiden bürokrata kadar her kesimi esir almış gibi görünüyor. Aldığı rüşvetleri depolamak için ev kiralayan belediye başkan yardımcıları, görev yaptığı vilayetin bütçesinden daha büyük bir servete sahip finans yetkilileri, ilginç isimler altında çeteler kurarak gasp, soygun ve uyuşturucu gibi her türlü suça bulaşan sokak çeteleri, 10 liralık suyu 100 liraya satan esnaf…
Eğri oturup doğru yazmak gerekir. İktidarın elinde yönetilemeyen, giderek büyüyen çok ciddi bir kriz var.
Bugüne kadar atılan adımlar kamu vicdanını tatmin etmiş değil. Fon rezaleti, yalnızca muhalefetin üzerine gidilerek unutturulacak ve etkisi azaltılacak bir mesele gibi görünmüyor.
Sokaklarda, çarşı ve pazarlarda konuşan insanlar adalet duygularının zedelendiğini anlatmaya çalışıyor. Vatandaş, bugüne kadar yapılan açıklamaları yeterli bulmuyor; somut, rasyonel, kalıcı ve ibretlik adımlar atılmasını bekliyor.
Bir şeyler yapılması gerektiğini en güçlü şekilde dile getirenlerin başında, AK Parti’ye yıllarca emek vermiş samimi insanlar geliyor. Şimdilerde kendilerine “eski” unvanı verilmiş, partinin öz evladı sayılabilecek pek çok milletvekilinden, “yıllarca verdikleri emeğin açgözlü torunlar tarafından çarçur edildiğine” ilişkin üzüntülerini defalarca dinledim.
Vatandaş, kamu iradesini elinde bulunduranlardan; devletin, işletmelerin ve toplumun çıkarlarına zarar verenlerle mücadele etmelerini, her zaman ahlaki ve yasal normlar çerçevesinde adil hareket etmelerini bekliyor.
İbn Haldun’un ifadesiyle: “Devletin dini adalettir; adaleti olmayan bir devletin ekonomisi de mülkü de zayidir.”
Ahlak, meşruiyet, estetik, liyakat, iyilik, samimiyet, adalet, istişare ve hepsinden önemlisi hesap verebilirlik gibi değerlerin ekonomi hayatında da karşılık bulması gerekiyor artık.