Ülkenin yönetim kadrosundaki bir kadının başını çektiği fon krizinde mesele sadece ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda siyasetin var olma biçimi, muktedir zevatın davranış kodları, sosyo-ekonomik ve politik alandaki kronik hastalıkların bir türlü bitememe sorunudur.

Finans kaynaklarını yasal, şeffaf ve temiz kaynaklardan temin etmek yerine yasa dışı ve gayri meşru yollara sapan bazı siyaset ve iktidar esnafı sadece kendilerini değil, siyaset kurumunu da kirletiyorlar. Bu kirlenmenin oluşturduğu güvensizlik ortamı, dürüst ve samimi bir anlayışla önemli hizmetlere imza atan insanların da töhmet altında kalmasına yol açıyor.

Yaklaşık çeyrek asırdır ülkeyi yöneten iktidarın devrim niteliğinde hizmetlere imza attığını kabul etmemek veya görmezden gelmek nankörlük olur. Özellikle ulaşım ve sağlık alanındaki yatırımlar, Türkiye'nin çehresini değiştiren önemli adımlar oldu. Şehir Hastaneleri bunun en somut örneklerinden biridir.

Fakat öyle anlaşılıyor ki bu hizmetlere imza atmış insanlar gitti, yerlerine başkaları geldi. Bir porsiyonla yetinmeyen, daha fazlasına göz diken; makamı, imkânı ve siyaseti kişisel zenginleşmenin aracı olarak görenlerin sayısı giderek arttı. Hem Fatma, hem Betül, hem Sayan hem Kaya gibi çok isimli, çok porsiyonlu insanlar artık çok güçlü.

Ve yapılan güzel hizmetlerin üzerine de gölge düşmeye başladı.

Yakın zamanda şahit olduğum bir diyalog, sanırım meramımı daha iyi anlatır:

Etlik Şehir Hastanesi’den evime Belediye otobüsüyle dönerken, yanımda oturan bir kadın hemen arkamızda hayat pahalılığından şikayet edenlere dönerek şunları söyledi: “İki gündür hastaneye geliyorum. Dün sadece bir çay ve bir simit alabildim. Bugün aç geldim, aç gidiyorum. 61 yaşındayım.”

O gün asabımı bozan o cümle, kalbimde mıh gibi çakılı kaldı.

Evet, büyük ve modern hastaneler inşa edildi. Eğitimli doktorlar son teknoloji cihazlarla güler yüzlü sağlık hizmeti sunuyor. Ancak o hastanelere gelenlerin büyük bir kısmı bugün aç ve öfkeli.

İşte asıl çelişki burada.

Bir yanda devasa kamu yatırımları, diğer yanda hastaneye tedavi olmaya giderken bir çay ve simit alacak parayı bile bulamayan insanlar...

Bu tabloyu yalnızca ekonomik göstergelerle açıklamak mümkün mü sizce? Mesele aynı zamanda adalet, ahlak, vicdan ve yönetim anlayışı meselesi değil mi?

Geçmişi hatırlayanlar hüzünlü, geleceği düşünenler endişeli, günü kurtarmaya çalışanlar korku içindedir.

Daha da kötüsü, bazı temel kavramları yaşatmaya çalışanlara artık “enayi” gözüyle bakılıyor.

Hukuk, adalet, hesap verebilirlik, emanet, güven, şeffaflık, din, kul hakkı, özgürlük ve temiz siyaset… Bu kavramların devlet yönetiminde, siyasette, ticarette ve kamu kaynaklarının kullanımında somut bir ahlak standardına dönüşmesi gerekmiyor muydu?

Samsun'da aç çocukları için bir marketten kahvaltılık çalan 49 yaşındaki kişi hemencecik gözaltına alınıyorken, milyarlarca liralık vurgun yapılması karşısında bunca zamandır bir işlem yapılmıyorsa daha büyük bir problem var demektir.

Parlamenterleri ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerine karşı değil; sadece yasama görevlerini baskı ve keyfi soruşturmalardan uzak şekilde yürütebilmesini amaçlayan milletvekili dokunulmazlığının tanım ve kapsamı değiştirildi de haberimiz mi yok?

Bir Alman sosyoloğun yaptığı benzetmeyle, adaletin hâkim olmadığı ülkelerde kanun; büyük sineklerin delip geçtiği, küçük sineklerin ise takılıp kaldığı bir ağa benzer.

İhtiyacımız olan şey, büyük sineklerin rahatça geçebildiği, küçük sineklerin ise takılıp kaldığı bir hukuk ağı değil; herkes için aynı şekilde çalışan bir adalet düzenidir.

Çünkü mesele artık yalnızca yolsuzluk iddiaları, fonlar, makamlar veya paralar değildir. Mesele, toplumun adalete olan inancı, dürüst insanların saf yerine konulup konulmayacağı, çocuklarının karnını doyuramayan insanların karşısında makam sahiplerinin ne kadar zenginleşebileceği sorunudur.

Lütfen, adaletin ağları daha fazla çürümesin, sabır taşı çatlamasın.