Günümüzde karşı karşıya olduğumuz pek çok toplumsal sorunun temelinde ekonomik nedenler yatıyor. Ekonomi yalnızca cebimizdeki parayı değil; nerede yaşayacağımızı, hangi işi yapacağımızı, nasıl besleneceğimizi ve hatta hangi hayatı özleyeceğimizi bile belirliyor.
Türkiye'nin demografik yapısı da bu ekonomik dönüşümden derinden etkileniyor.
Köyler adeta boşalmış durumda. TÜİK verileri, 2000'li yılların başında Türkiye nüfusunun yaklaşık dörtte birinin belde ve köylerde yaşadığını gösterirken, bugün bu oranın yüzde 6,4 seviyelerine kadar gerilediğine işaret ediyor.
Bu değişimin büyüklüğü rakamlarda açıkça görülüyor. Yaklaşık 20 yıl önce köy ve beldelerde yaşayan nüfus 23,7 milyon civarındayken, son verilere göre bu sayı 5 milyon 536 bin kişiye kadar düşmüş durumda. Üstelik köy nüfusundaki azalma henüz durmuş değil. Yalnızca son bir yılda bile köylerde yaşayan nüfusun yüzde 2,1 oranında azaldığı görülüyor.
Elbette burada önemli bir istatistiksel ayrıntıyı da gözden kaçırmamak gerekiyor. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı Büyükşehir Yasası'yla 30 büyükşehirdeki binlerce köyün tüzel kişiliği kaldırılarak mahalle statüsüne geçirilmişti. Bu idari değişiklik, istatistiklerde köy nüfusunun bir gecede milyonlarca kişi azalmasına neden oldu. Dolayısıyla bugünkü rakamları geçmiş yıllarla karşılaştırırken bu değişimin etkisini hesaba katmak gerekiyor.
Ancak rakamlardaki bu teknik ayrıntı, ortadaki gerçeği değiştirmiyor: Türkiye'de kırsal nüfus giderek azalıyor.
Köyleri önce gençler terk ediyor. İş ve eğitim imkânlarının sınırlı olması, tarımdan elde edilen gelirin yetersizliği ve şehirlerde daha iyi bir gelecek umudu, gençleri doğdukları topraklardan koparıyor. Gençler gidince geride kalan nüfus da zaman içinde onları takip ediyor. Böylece köyler yalnızlaşıyor, üretim alanları sahipsizleşiyor.
Bu göçün ekonomik olduğu kadar sosyal ve stratejik sonuçları da var. Kırsal nüfusun azalması, tarımsal üretimin sürdürülebilirliği açısından ciddi riskler taşıyor. Özellikle kuru tarım yapılan arazilerin işlenmemesi, üretim kültürünün zayıflaması ve toprağın giderek daha az insan tarafından kullanılması, geleceğin gıda güvenliği açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele.
Fakat bütün bu tablonun içinde, insanın yüzünde buruk bir tebessüm oluşturan bir başka çelişki daha var.
Köyler boşalıyor, şehir insanı köy hayatına hasret kalıyor.
Köylerde sofralar giderek küçülüyor. Bir zamanlar kalabalık ailelerin etrafında kurulan sofralar bugün çoğu yerde iki kişiye kadar düşmüş durumda. Üstelik o sofralarda bulunan ürünlerin önemli bir kısmı artık marketlerden satın alınan birkaç temel gıdadan ibaret.
Buna karşılık büyük şehirlerde bambaşka bir sofra kültürü ortaya çıktı: "Köy Kahvaltısı" veya "Serpme Kahvaltı."
İki kişilik bir kahvaltı için masaya neredeyse küçük bir köy pazarı kuruluyor.
Haşlanmış yumurta, tavada yumurta, tereyağlı menemen, mıhlama veya kuymak, gözleme, bazlama, pişi, köy peyniri, lor, çökelek, çeçil peyniri, siyah ve yeşil zeytin, petek bal, kaymak, çeşitli reçeller, tahin-pekmez, domates, salatalık, biber, maydanoz, dereotu, tereyağı, sıcak ekmek, kızartmalar ve daha niceleri...
Sayarken insanın nefesi kesiliyor.
İşin daha ilginç tarafı ise şu: Bu ürünlerin önemli bir bölümü gerçekten köyden gelmiyor. Şehirdeki marketlerden alınan, endüstriyel üretimden geçmiş ürünler "köy kahvaltısı" adı altında sofraya diziliyor. Sonra da bu gösterişli sofra, müşteriye oldukça yüksek bir bedelle sunuluyor.
İnsanın ister istemez sorası geliyor:
Hangi köyün kahvaltısı bu?
Köyler boşalırken şehirlerde köy kahvaltısı restoranları çoğalıyor. Köylü üretim yapamaz hâle gelirken şehirli, köy ürünlerini tüketmek için yüksek fiyatlar ödüyor. Köyde iki kişinin zor kurduğu sade sofra, şehirde onlarca tabakla yeniden tasarlanıyor.
Üstelik bu sofraların önemli bir kısmı tüketilemeden masadan kalkıyor ve çöpe gidiyor.
Bugün şehirlerde pazarlanan "köy kahvaltısı" aslında bize yalnızca bir yeme alışkanlığını göstermiyor, Daha derin bir sosyolojik gerçeği de anlatıyor.
Şehir insanı, kaybettiği köyü sofrada arıyor.
Temiz havayı, toprağı, doğallığı, komşuluğu, üretmeyi, kendi yiyeceğini yetiştirmeyi ve daha sade bir hayatı özlüyor. Fakat özlediği hayatın kendisini değil, onun şehirde ticarileştirilmiş bir temsilini satın alıyor.
Bir başka ifadeyle, köyünü terk eden insan şehirde köy kahvaltısı satın alarak köy özlemini gidermeye çalışıyor.
Buradaki asıl mesele de tam olarak budur.
Üniversite eğitimi almış gençler, çoğu zaman üretim yapabilecekleri topraklardan uzaklaşıp şehirlerde düşük ücretli işlerin peşine düşüyor. Köyde kalıp toprağı işlemek yerine, şehirde asgari ücretle çalışmayı daha güvenli bir gelecek olarak görüyor. Ardından hafta sonu geldiğinde ise doğaya kaçıp "köy kahvaltısı" yapıyor.
Ortada ciddi bir ekonomik ve sosyal mesele vardır.
Köyleri yaşatmak, yalnızca birkaç eski evi restore etmek veya hafta sonu gidilecek turistik mekânlar oluşturmakla mümkün değil. Köyde yaşayan insanın ürettiğiyle geçinebilmesi, gencin köyünde gelecek görebilmesi, tarımın ekonomik olarak sürdürülebilir hâle gelmesi gerekiyor.
Çünkü köy, yalnızca bir coğrafi yerleşim değildir. Köy; üretimdir, topraktır, kültürdür, gıda güvenliğidir. Ve belki de en önemlisi, gelecektir.
Bugün şehirlerde önümüze konulan onlarca tabaklık "köy kahvaltıları", aslında boşalan köylerin bize gönderdiği sessiz bir mesajdır:
Köyleri yaşatamazsak, bir gün köy hayatının kendisini değil, yalnızca taklidini satın almak zorunda kalacağız.
İşte o zaman yine aynı soruyu sormak gerekecek:
Hangi köyün kahvaltısı bu?